top of page

Yolların En Doğrusu


SON KUŞLAR da uçuştular. Mavi beyaz gökyüzünde, tıpkı, o hikâyede bahsedildiği gibi, “kahverengi lekeler” olarak bir süre göründülerse de, nihayet ufukta kayboldular. Fakat bu lafın gelişi bir kaybolmaktı. Arkalarından, “Ah keşke bizim de istediğimiz zaman çıkıp gidebileceğimiz, istediğimiz zaman da dönüp gelebileceğimiz böyle evlerimiz ve gökyüzünü arzu ile kucaklayabileceğimiz kanatlarımız olaydı” diye iç geçire geçire bakan herkesin pekala bildiği gibi, kuşlar, asla kaybolmazdı!

Halis Muhlis, kuşların ardından bakarken, sadece en yakın sıralarda oturan birkaç öğrencinin duyabileceği şekilde, “Bizi doğru yola ilet” dedi. “Tıpkı şu, kanatlı kulların gibi...”

–Hanımefendiler beyefendiler! Görüyorsunuz ya kuşlar da gidiyor...

–Nasıl kaybolmuyorlar öğretmenim? Az yol değil... Uzak!

–Kuşlar kaybolmaz Safinur... Her sabah yuvalarından çıkıp boyları posları ile kıyaslandığında neredeyse gurbete gidip, sırtlarında bazen bir ekmek kırıntısı, bazen bir şeker parçacığı, bazen bir buğday, bir arpa, bir darı taneciği ile başlarına bir iş gelmediyse, mutlaka geri dönen karıncalar da kolay kolay kaybolmazlar.

Erkenden birlikte işe koyulan, gün boyu çiçekten çiçeğe kona kalka, azıcık nektar, bir gıdım polen toplayıp, kovanlarındaki o muhteşem altıgen odacıkları bal ile dolduran tüylü tombul bal arıları da kaybolmaz.

Ağaçtan ağaca atlaya atlaya gezinen sincaplar da akşam oldu mu, onca ağaç, onca dal, onca oyuk ve nice kovuk arasından, şıp diye buluverirler kendilerine ait olanı.

Bütün günü av peşinde dolanarak geçiren tilkiler de yuvalarını kaybetmezler.

Balıklar bile eğer kendilerine bir yuva edinmişlerse, denizin içinde de olsalar, yollarını bulurlar bir şekilde.

Bir kıtanın bir ucundan, ta öteki ucuna göç eden avuç içi kadarcık narin kral kelebekleri de, ne yollarını ne yönlerini kaybederler.

–Ayılar da inlerine dönerler!

–Nenemin inekleri, ÇAN! ÇAN! ahırlarına!

–Benim dayımın koyunları da ağıllarına.

–Deli Belkıs’ın tavukları da kümese!

–Kimin?

–DELİ BELKIS’ın.

–Çok ayıp.

–Deli Belkıs Abla.

–İdriiis!

–Belkıs Abla.

–Şimdi oldu.

–Solucanlar da kaybolmaz!

–Bu kadar örnek yeter! Hayvanlar bir şekilde gitmeleri gereken yolu buluyorlar. Daha doğrusu bunu biliyorlar. Çok daha doğrusu, işletim sistemi yüklenmiş bir bilgisayar veya cep telefonu gibi, dünyaya ihtiyaç duyacakları neredeyse her şeyi bilerek gönderiliyorlar.

Kaybolan ve doğru yolu bulma konusunda en çok sorun yaşayanlar, insanlar...

–Navigasyon diye bir şey var öğretmenim artık.

–Eskiden de haritaya bakarlarmış...

–Pusulam var benim! Getireyim mi öğretmenim bir dahaki derse!

–Yıldızlar da yol gösterir geceleri. Yıldızlar!

–Sen de yıldız getir o zaman! Kutup yıldızı!

–Kutup ayısı getirsin o.

–Zaten bi tane ayı var sınıfta!

–Hop, hop, hop! Coştunuz yine! İdris, Safinur! Ne oluyorsunuz kuzum?

–Özür dilerim öğretmenim. İlk o başlattı.

Halis Muhlis, her zamanki o şık el kol hareketi ile saatine baktı. Vakit iyice azalmış, ikinci dersin sonuna pek fazla vakit kalmamıştı. Konuyu toparlamak ve zil çalmadan bitirmek gerekiyordu.

–Tamam her neyse... Bu benim hatam. Daha kısası varken, sırf manzarası güzel diye uzun bir yolu tercih ettim. Konuyu ben dağıttım. Ben dağıttığıma göre, toplamak da bana düşer! Şimdi beni iyi dinleyin. Dikkatinizi buraya verin.

Size ormanda kaybolmuş birinin doğru yolu bulmasından bahsetmiyorum.

Size, aradığı kitapçının hangi cadde üzerinde olduğunu bir türlü çıkaramamaktan bahsetmiyorum.

Size, bir şehirden bir başka şehre giderken, otoyoldaki sapağı ya da köprüden önceki son çıkışı kaçıran adamdan da bahsetmiyorum.

Bir insan için doğru yolu bulmak, harita üzerinde bulmak değildir. O bulunur. Sora sora Bağdat bile bulunur!

Bir insan için asıl doğru yolu bulmak, karşısına iyiliğe ve kötülüğe, hayra ve şerre, aydınlığa yahut karanlığa giden iki yol çıktığında, insan olarak yaratılmış olmasına yakışan tarafı seçebilmesidir.

İşte bizler, Fatiha Sûresi’nin altıncı âyetini okurken Rabbimizden bunu istemiş oluruz.

İhdina sirâtel müstakîm...

Bizi doğru yola ilet...

İHDÎNA... Bizi ilet, bizi yönlendir. Bizi sevk et. Bizi yola getir. Ama bir çobanın yoldan çıkan hayvanları sopasıyla dürterek, bazen de vurarak yola getirmesi gibi değil; bizi, kolaylıkla, yumuşaklıkla yola getir...

Bizi aydınlat... Bize hidayetini eriştir...

Dünyamızı nasıl gecenin karanlıklarında bırakmıyorsan, usul usul sessizce aydınlatıyorsan yeryüzünü...

Bizleri de cahilliğin, türlü türlü aldanışların, düşüncesizliğin karanlıklarında bırakma.

Yolumuzu dosdoğru görebilecek sabahlar kadar temiz, serin bir göz aydınlığı ver bize.

Bize yolların müstakîm olanını sevdir.

Bizi güzellikle yola getir ve yolun sonuna kadar da götür. Bizi hiç bırakma. Bizi başkalarına bırakmadığın gibi, kendi halimize de bırakma.

Rahmet ve merhametin ellerimizi her zaman tutsun.

Affediciliğin, ayağımız takıldığında yanımızda olsun. Hırkamız bir çalıya dolandığında bize imdat et.

Ve düştüğümüzde bizi Ya Rabbel Âlemin, Sen tutup kaldır.

Ve aklımız karıştığında... Gözümüz, iyi ile kötüyü ayırt edemez hale geldiğinde...

İman ile inkâr, iyilik ile kötülük, hayır ile şer, helâl ile haram, günah ile sevap, adalet ile zulüm, cömertlik ile cimrilik, merhamet ile zalimlik…

Ümitsizlik... Ah ümitsizlik ile ümit arasında şaşakaldığımızda...

İhdina sirâtel müstakîm...

Bizi doğru yola ilet...

SîRÂTEL MÜSTAKîM... Yani sağlam, doğru, hayırlı, güvenli, sağlıklı, iyi, aydınlık olan dosdoğru yol. İnsanlar onu kolaylıkla bulabilsinler diye her daim Âllah’ın âyetleri ile ışıl ışıl aydınlattığı, elimizle koymuşcasına bulabileceğimiz kadar âyet âyet tarif ettiği; aklımızın, kalbimizin ve vicdanımızın hemen fark edebileceği yol bu!

Üzerinde Allah’ın Elçisi’nin (asm) ve onu takip edenlerin ve onu takip edenleri takip edenlerin ayak izleri bulunan yol...

Bir sonraki âyet bunu bize tarif ediyor aslında. Ben acele ettim. Neydi Ayşe Melek Fatiha’nın son âyeti?

–Sirâtallezîne en’amte aleyhim gayrilmağdûbi aleyhim velâddâllîn.

–Amiiiiiin!

–Dur bakalım İdris. Amin’e daha var.

–Ama nerdeyse zil çalacak öğretmenim.

–Farkındayım.

İdris Takacı, zilin çalmak üzere olduğunu söylerken, tıpkı Halis Muhlis gibi o tuhaf ama bir o kadar da şık el kol hareketinin tıpkısının aynısını yapmıştı. Tabii bu Halis Muhlis’i bir miktar tebessüm ettirdi. Belki gülecekti ama güldüğü an, ortalığın karışacağını ve AMİN diyemeden dersin biteceğini biliyordu. Bu çocuklar, pek çok şey ile birlikte, dersi kaynatmayı da çok iyi biliyor ve hiçbir fırsatı kaçırmıyorlardı...


DERSİMİZ FATİHA kitabından

89 görüntüleme2 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Röportaj:

bottom of page