“Yağmur Deel Rahmet”



NEREDEN bakarsanız, yirmi beş-otuz sene kadar önceydi. Yazdı ve havalar uzun zamandır fena halde sıcaktı. Biraz dikkatlice baksanız, karıncaların sırtlarında buğday taşırken terden sırılsıklam olduklarını ve susuzluktan dillerinin uzaya uzaya yere değdiğini görürdünüz.

Aslında bundan o kadar da emin değilim. Yani karıncaların dilleri yere kadar değmiyor da olabilir.. Dedim ya, nereden bakarsanız bakın yirmi beş-otuz sene kadar önceydi...

İşte o sıcak günlerden birinde, biz üç arkadaş, tozlu ve yaşlı bir meşe ağacının dibine çökmüş, kör çakılarımızı kaldırım taşlarına sürte sürte bilemeye çalışıyorduk.

Bir yağmur başladı. Ama ne yağmurdu! Şimşekler çakıyor, gök gümbürdüyordu.

Akıllı çocuklar idik. Hemen ağacın altından kaçıp, bir evin saçak altına saklandık.

Kaldırım kenarlarından dereler akıyor, serin sular taşların ateşini alırken, uzun yaz günlerinin tozunu toprağını da, silip süpürüyordu.

Bir baktık ve yolun ötesinden bize doğru, kocaman, kara bir şemsiye geldiğini gördük.

– Şemsiye de kendi kendine yürür mü?

– Ne şemsiyesi be! Hocaanne o!


Hocaanne kısa boylu bir nene idi. Azıcık da kambur idi.

Eh bütün bunların üstüne seksen doksan yıllık ömür de binince, o koca kara şemsiyenin altında kaybolmuştu neredeyse.

– Hocanne nasıl yağmur yağıyor di mi?

– Yağmur deel efendi oğlum rahmet rahmet!

Hocaanne, önümüzden geçti gitti.

Bizi aldı bir gülmek

Kakara kikiri, kakara kikiri kikiri!

– Yağmur deel rahmet rahmet!

– Rahmet deel yağmur!

Sonra birden yağmurun sesi değişiverdi. Sade sesi değişse iyi; başımıza gözümüze çarpan yağmur taneleri canımızı acıtmaya başladı. Ve tepemizden aşağıya bir tarraka koptu ki, hepimizin ödü, ağzından fırlayıp çıkmaya kalktı!

Takır takır takır takkarak!

Takır takır takır takkarak!

Biz üç kişiydik. Kıçın kıçın saçağın dibine iyice sıkıştık. Allah’ım taş mı yağıyordu neydi? Bir beş dakika, bu böyle sürdü gitti.

Takır takır takır takkarak!

Takır takır takır takkarak!

Betimiz benzimiz yanaklarımızdan eriyip aktı sanki.. Ayaklarımızın dibini aha şöyle cam misketler gibi buzdan yuvarlaklar ile dolu gördük.

“Dolu yağdı be!” dedi birisi.

Eğildik avuçladık. Bildiğin buzdu vallahi! Kimi misket kadar, kimi erik.. kimisi de Allah’a şükür daha küçük!

Ben ömrümde ilk kez dolu yağdığını o gün gördüm. O buzdan yuvarlaklara basa basa eve attım kendimi. Anacığım meraklanmış, kapı önünde beni bekliyordu.

– Kafana gözüne geldi mi?

– Yok ama korktum!

– Gir içeri, gir!

İşte o günden sonra bir daha Hocaanne’yi makaraya sarmak, aklımızın ucundan bile geçmedi. Ne vakit yağmur yağsa ve içimizden birisi, “Yağmur yağıyor, yağmur!” diye bağırsa; farkında olmadan Hocaanne gibi, “Yağmur deel rahmet, rahmet!” derdik.

Doluyu görünce, yağmurun nasıl bir rahmet olduğunu anlamıştık çünkü...



ELVEDA AĞUSTOS BÖCEĞİ kitabından alınmıştır.


229 görüntüleme2 yorum