Wittgenstein’ın Gergedanı



Bazen ihtiyacınız olan, bilgece verilmiş, ayrıntılı, uzun ve esaslı bir cevap değil, birinin şefkâtlice omuzlarınızdan tutup, “İstersen bir de şu açıdan bak!” demesidir.

Filozof, benim sorduğum sorulara hemen, doğrudan bir cevap vermezdi. Önce, bana bir bakış açısı kazandıracak yahut bakış açımı değiştirecek—çoğu zaman da düzeltecek—şeyler anlatırdı. Bu, beni düşünmeye sevkeder ve genellikle, aradığım cevabı kendi başıma bulmam için yeterli olurdu.

–Filozof, bir şey sorabilir miyim?

–Sorabilirsin ama bir cevap verebilir miyim bilemem.

–Cevabını bilebileceğin bir şey soracağım. İstersen verebilirsin.

–Sor o zaman.

–Nasıl inkâr ediyorlar?

–Anlamadım?

–İnsanlar diyorum... Yani bazıları... Allah’ın varlığını nasıl inkâr edebiliyorlar?

–Denedin, beceremedin, şimdi de benden akıl mı istiyorsun?

–Of Filozof ya!

–Aslında edemiyorlar.

–Nasıl edemiyorlar? Bir sürü bilim adamı, bir sürü düşünür var Allah’a inanmayan.

–Evet belki “Ben Allah’a inanmıyorum!” diyebiliyorlar ama bu Allah’ın varlığını inkâr edebildikleri anlamına gelmiyor.

–Ne anlamına geliyor peki?

–Allah’ın varlığını kabûl etmedikleri anlamına geliyor!

–Of Filozof ya! Bunu söylemekten bıktım artık. İkisi de aynı şey değil mi?

–Hayır.

–Açıkla o zaman!

–Ludwıg Wıttgensteın ismini daha önce duydun mu?

–Yoo...

–Peki ya Bertrand Russell’ı?

–Hımm... Pek yabancı gelmedi ama çıkaramadım şimdi.

–Ama eminim gergedan hakkında bir şeyler biliyorsundur!

–Gergedan mı?

–Gergedan evet! Wittgenstein’ın gergedanı.

–Filozof?

–Efendim.

–Sürekli kullandığın ama bu sabah almayı unuttuğun bir ilacın mı var senin?

–Hadi ordan, zevzek.

–Durup dururken tuhaf şeyler söylemeye başladın Filozof! Darılma ama Einstein’ın bir gergedanı olsaydı, ben bunu kesinlikle bilirdim!

–Wittgenstein! Ludwig Wittgenstein!

–Haaa! Tamam tamam! Öteki kimdi peki?

–Bertrand Russell.

–Ludwıg, Bertrand ve gergedan! Sanki bir festival filmi!

–Dinleyecek misin?

–Sustum. Sendeyim. Anlat hadi.

Evet o, çoğu zaman omuzlarımdan tutar ve usulca çevirerek, “Bir de şu açıdan bak bakalım ne göreceksin?” derdi. Ama bazen de o şaşırtıcı bilgisi ile beni halı silkeler gibi silkelemesi ve iyice bir tozumu alması da gerekirdi.

–Ludwig Wittgenstein, Avusturyalı zengin bir ailenin çocuğuydu. Senin yaşlarına kadar evde özel eğitim aldı. Mantık konusunda kabiliyeti, kabiliyeti olduğu için de merakı vardı. 1912 senesinde Cambridge’deki Trinity Koleji’ne kabûl edildi. Profesör Bertrand Russell burada Mantık dersleri vermekteydi.

Russel, Wittgenstein gibi parlak bir öğrencisi olduğu için kendini şanslı hissediyordu. Ancak, başına nasıl bir bela açtığını fark etmesi çok uzun zamanını almadı.

Bir gün, artık derste her ne anlatıyorsa, “CamBrıdge’de bir gergedan yok!” dedi. Wittgenstein, buna itiraz etti.

–Var mıymış? Ne işi varmış peki üniversitede gergedanın?

–Wittgenstein’ın itiraz etmesinin sebebi Cambridge’de bir gergedanın olup olmaması değil.

–Ne diye itiraz etmiş? Kıllık olsun diye mi?

–Ne kadar çirkin bir ifade tarzı bu Çaylak!

–Gıcıklık!

–Bu biraz daha kabûl edilebilir ama hayır! Wittgenstein, Russell’a ‘gıcıklık’ olsun diye de itiraz etmedi.

–Kesin bir gergedan vardı o zaman!

–Sanmıyorum.

–Gerçekten de bir baş belasıymış öyleyse!

–Mümkün ama Wittgenstein’ın, “Cambridge bir gergedan yok!” diyen Russel’a itiraz etmekte kendince haklı sebepleri vardı.

Russell, “Ben Cambridge’de bir gergedan olduğuna inanmıyorum!” deseydi; muhtemelen Wittgenstein buna itiraz etmeyecekti. Çünkü bu bir iddia, bir önerme değil Russell’in bir tercihidir. Ama o, “Cambridge’de bir gergedan yok!” dedi. Bu bir iddia ve bir önermeydi. Ve eğer Cambridge Üniversitesi’nde bir gergedanın sığabileceği her yere tek tek bakmadıysa, “Cambridge’de bir gergedan yok!” diyemezdi!

–Yuh!

–Yuh ne?

–Wittgenstein haklı. Yani mantıksal olarak bu doğru! Russell ne yapmış peki?

–Russell’ın yapabileceği tek bir şey vardı. Wittgenstein’ın çenesinden kurtulabilmek için her yere bakıp gerçekten de Cambridge’de bir gergedan olmadığını göstermek.

–Birlikte gergedan mı aramışlar?

–Anlatıldığına göre biraz aramışlar ama Russell dayanamayıp pes etmiş ve Wittgenstein’a bu saçmalığa bir son vermeleri gerektiğini söyleyip onu bir süre görmek istemediğini, memleketine geri dönüp biraz hava almasının kendisine iyi geleceğini söyleyip, okuldan göndermiş.

–Benim baş belası olduğumu düşünen öğretmenlere bu hikâyeyi anlatmak lazım.

–Bak Çaylak, bu eğlenceli bir hikâye gibi görünebilir. Ancak sana bunu eğlenmen için anlatmadım. Buradan çıkarmanı istediğim bir ders var:

Bir şeyin var olduğuna inanmayabilirsin. Bu bir tercihtir. Ama kesin bir dille var olmadığını söylemek bir iddiadır. Ve böyle bir iddia, özel bir konu ve sınırları belli bir alan için olursa, ancak o zaman ispat edilebilir. Değilse, asla!

–ERROR! ERROR! ERROR!

–Ne oldu?

–İşlemcim hata verdi Filozof, üzgünüm. Ne söylediğini anlamadım.

–Şimdi bak! Beni dikkatle dinle! Russell neyin varlığını inkâr ediyordu?

–Gergedanın.

–Nerede?

–Cambridge’de.

–Cambridge’de bir gergedan. İşte özel bir konu ve sınırları belli bir alan için harika bir örnek. Bu yüzden, “Cambridge’de bir gergedan yok!” diyen Russel, bu inkârını bal gibi ispat edebilirdi!

–Nasıl?

–Birlikte bütün gün Cambridge’de bir gergedan ararlar, bir gergedanın içine sığabileceği her yere bakarlar, sonunda da, Russel’ın iddiasını ispatlamış olurlardı. Peki ama Russel, “İngiltere’de gergedan yok!” deseydi ne olacaktı? Bunu nasıl ispatlayabilirdi?

–Bütün İngiltere’yi karış karış aramaları gerekecekti.

–Peki ya, “Dünyada gergedan diye bir şey yok!” deseydi?

–Of! Bunu ispat etmek neredeyse imkânsız Filozof. Yani adamın ömrü yetmez bi kere. Bütün dünyayı köşe bucak aramaları ve bir gergedanın sığabileceği her yere bakmaları gerek. Hatta yeryüzünde gergedan diye bir hayvan hiç yaşamıyor olsa bile zor!

–Neden iş giderek zora giriyor anlıyor musun?

–Sınırlar genişliyor da ondan.

–Evet. İddianın sınırları genişliyor ve inkâr zorlaşıyor. Hatta imkânsız hâle geliyor.

–Vay be!

–Ne oldu?

–Hiç...

–Sen bana, “Nasıl inkâr ediyorlar?” diye sormuştun, değil mi?

–Sen de bana, “Aslında Allah’ı inkâr edemiyorlar.” demiştin.

–Evet. Ettiklerini söylüyorlar ama edemiyorlar, çünkü bu mümkün değil.

–Ama ediyorlar Filozof!

–Bak Çaylak. Eğer iki bin sene önce Romalı askerler tarafından Golgotha’da çarmıha çivilenmiş bir adamın tanrı ya da tanrının oğlu olduğuna inanıyorsan, Friedrich Nietzsche karşına geçip, “Üzgünüm ama senin tanrın öldü! Gott ist tot!” diyebilirdi.

Eğer Olimpos dağında yaşayan beyaz harmaniyesine bürünmüş Zeus adında sakallı bir ihtiyarın, hem öküz kılığına girip güzeller güzeli Europa’yı kaçıracak kadar hovarda, hem de göklerin, yağmurun, karın, gök gürültüsünün ve şimşeklerin hakimi olduğuna inanıyor olsaydın, dinden çıkman için birinin sana, “Zeus falan yok! Bunlar hep mitoloji, alayı masal, topu uydurma! Evet eğlenceli ama maalesef gerçek değil!” demesine gerek bile kalmazdı. Yunanistan’a yapacağın kısa bir turistik seyahat, bunun için fazlası ile yeterli olurdu.

Eğer, ormandaki en yaşlı ve en ulu ağaca tapan bir kabilede yaşıyor olsaydın, ellerinde baltalar ve motorlu testerelerle çıkıp gelen birkaç oduncu, imanını kökünden sarsabilirdi.

Eğer, akik taşından oyulmuş, oradan oraya taşınırken tek kolu da kırılmış bir heykelden ekinlerin için yağmur, sofran için bereket, çocukların için zeka, barbut için de azıcık şans diliyor olsaydın; bir güvercin, tek bir güvercin gelip, bütün itikadının tepesine edebilirdi.

Ama eğer Allah’a inanıyorsan Çaylak! Ama Benim Rabbim Allah’tır! diyorsan, bir zamanların SSCB lideri Nikita Kruşçev’in, “Neden bir tanrıya inanalım ki, yoldaş Gagarin uzaya gitti geldi ve orada tanrıyı göremedi; olsa görürdü!” dediğinde, sadece tıslaya tıslaya gülerdin. İman ettiğin tanrının, Golgotha’da çarmıha gerilmediğinden ya da Olimpos dağında âlem yapmadığından emin olduğun kadar, uzayın derinliklerinde bir yerlerde, falanca yıldızda, filanca galakside, karadeliklerden birinin içinde olmadığından da emin olurdun çünkü.

Elbette rüyalarında ve hayallerinde dahi bir mekanda olduğun için, bunun nasıl bir şey olduğunu aklın almayacaktı. Almayacaktı ama bal gibi anlayacaktı. “Evet evet! Böyle bir kâinatı yaratan Yaratıcı, elbette öyle olmalı! Çünkü, Hiçbir yer yokken var olan, hiçbir yerde olmak zorunda değildiR. Benim Rabbim, zamandan da, mekandan da münezzehtir. Ben, işte böyle bir Allah’a iman ediyorum.” derdin.

Ve eğer Bertrand Russell, “Bir gergedan yok!” yerine “Bir Yaratıcı yok!” deseydi, Wittgenstein ona yine itiraz eder miydi bilemem. Ama orada sen olsaydın ederdin. Ve Russell’a derdin ki, “Profesör Russell, nereye baktınız da Allah yok diyebiliyorsunuz? Yahut nereye bakabilirsiniz? Benim iman ettiğim Allah, ne bu kâinatın içinden bir şey, ne de bu kâinatın içinde bir yerde. Nasıl olur da, O’nun varlığını inkâr edebilirsiniz? ‘Ben inanmıyorum’, ‘Bir Yaratıcı’nın var olduğunu kabûl etmiyorum’ diyebilirsiniz. Ama asla ‘Bir Yaratıcı yok!’ diyemezsiniz. Akıl ve mantık buna izin vermez!”

–Tıpkı şu gergedan hikâyesinde olduğu gibi...

–Evet ama çok daha haklı ve mantıklı.

–Acaba Russell ne derdi?

–Bilemem. Asimov gibi, “Nasıl olsa Tanrı benden daha zeki, bırakalım da o beni bulsun” diyeceğini sanmam. Muhtemelen, “Ben zaten Agnostikim.” diyerek topu taça atardı.

–Agnostik miymiş peki?

–Bir Yaratıcı’ya inanıp inanmadığını soranlara, ateistim demek yerine “Agnostikim ben.” demeyi tercih ediyordu. Bana göre aslında ateistti. Agnostikim diyerek topu taça atıyordu.

–Başka bir benzetme yap Filozof. Sen futboldan hiç anlamazsın.

–Sen çok mu anlıyorsun acaba?

–Hah! Şu gözümün altındaki morluğu fark ettin değil mi?

–Fark ettim, fark edilmeyecek gibi mi?

–O zaman neden sormadın?

–Nasıl olsa anlatırsın diye bekliyordum.

–Okulda maç yaparken oldu bu! Futbol yani!

–Bana pek spor amaçlı bir faaliyetin bedeli gibi gelmedi yalnız. Niye kavga ettin yine?

–Aslında başlarda her şey iyiydi. Kimse maçı ciddiye almıyordu ve gerçekten eğleniyorduk.

–Dur tahmin edeyim: Sonra bir grup kız, yapacak daha önemli işleri olmadığı için, maçı izlemeye geldi. Kızların gelmesi ile birlikte, sahadaki bütün ergen erkekler, kendilerinin Ronaldo ya da Messi olduklarını düşünmeye başladılar.

–Nerden bildin?

–Yeryüzünün en eski hikâyesidir bu çocuğum; Habil ve Kabil’den beri tekrar tekrar yaşanır durur.

–Tamam tamam! Ne demeye çalıştığını anladım. Daha fazla uzatıp da beni utandırma. Sen soruma cevap ver Filozof. Bertrand Russell, neden ateistim demiyordu da, agnostikim diyordu?

–Topu taça atıyordu.

–Bak ya!

...

(Bir sonraki bölüm: Russell'ın Kutsal Çaydanlığı)

...

Çaylak ile Filozof 5'ten


269 görüntüleme2 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Röportaj: