Varoluşunun Çizgilerini Çizerken...




–Bak Çaylak, elbette ekonomik, siyasî, kültürel, tarihî pek çok sebep sayılabilir. Ama bana göre bir insanın kendi ırkını, ait olduğu milleti diğerlerinden üstün görmesinin, yani ırkçılık davası gütmesinin altında yatan en derin sebep; kendi varoluşuna, onu değerli kılan bir anlam katma ihtiyacıdır.

Ve bunun—sonradan acısı fena halde çıkacak olsa da—en kolay ve en beleş yolu, insanın kendisini, ait olduğu ırkın ve milletin, en iyi en saf, en mükemmel, en çalışkan, en cesur, en ahlâklı, en güzel, en sağlıklı, en akıllı, en seçilmiş, ârî ve asil...” olduğuna inandırmasıdır.

Kendi gerçek anlamını ve bu yıldızların altında, kendi benliğinin, var edilmesinin gerçek değerini bulamamış biri için, bu büyük bir konfordur.

İnsana kendisini iyi hissettirir, değerli hissettirir ve güçlü hissettirir. Kişi bir kere bu rüzgâra kapılmaya görsün, kısa bir süre sonra bundan zevk almaya başlar.

Daha iyi, daha keyifli ve daha güçlü hissetmek için, ırkının ve milletinin üstünlüğünü daha yüksek sesle dile getirir. Ama bu da yetmez! Kendi ırkını yüceltirken, diğer ırkları alçaltmalıdır ki, herkes bu yüceliği görsün ve ona ve onun “asil milletine” boyun eğsin!


–İnsanlar böyle bir şeye gerçekten ama gerçekten inanabilirler mi peki?


–İnsan, varoluşunun çizgilerini “damarlarındaki asil kan ile” çizemeyeceğini bilir Çaylak. Başına bir kaza gelse, hastahanelere düşse, kana ihtiyacı olsa, “Kanamalı bir hasta için acilen asil Türk kanı, asil Aryan kanı, asil Arap kanı, asil Kürt kanı, asil Ermeni kanı, asil Rum kanı, asil Anglosakson kanı.. aranıyor!” diye anons yapılmayacağını da bilir...

Sana bunun bir fikir bir düşünce değil bir salgın hastalık olduğunu söylemiştim.

Bu bulaşır! Kitleleri ele geçirir!

Ve bir bakarsın koca bir millet tuhaf bir ruh hastalığına kapılmış gibi sokaklarda hatta kendi evlerinde bile, birbirlerini gördüklerinde sağ kollarını yukarıya doğru kaldırıp, “heil hitler!” diye bağırmaya ve zır deli olduğu her halinden belli, badem bıyıklı bir adamı selamlamaya başlamış!


–Heeey! Bunu biliyorum. Şöyle değil mi? “Heil Hitleeeeer!”


–Otur yerine serseri!


–Kızdın mı?


–Hayır ama merak ettim, nerden biliyorsun?


–Filozof ben Nazil’erle ilgili bi dünya film seyrettim, sen ne diyorsun?


–O zaman akşama birlikte JoJo Rappıt’i de seyredelim. Ben seyrettim ama seninle bir kere daha seyredebilirim.


–Hangi ara seyrettin sen o filmi ya!


–Mutfağa git ve tezgahın üzerindeki kruvasanları getir hadi. Yanına soğuk süt de al.


–Kruvasan mı? Vaaay! Seni çok parisienne gördüm Filozof.


–Bak bak! Neler de biliyor!


–Mutfağa, Paris’e giren Nazi ordusu gibi gireceğim. Ve senin için o kruvasanları getireceğim Filozof. Louvre Müzesi’nden istediğin bir şey var mı?


–Zevzek! Çabuk ol, daha anlatacaklarım bitmedi.


–Düşünmemek bir konfordur Çaylak! İnsan buna alıştı mı, yahut bunun bir yolunu buldu mu, artık her şeye alışır. Her şeyi yapar ve her söyleneni kabul eder. O yüzden kitleleri, kalabalıkları, koca bir milleti damarlarında “asil bir kan” dolaştığına inandırmak istiyorsan, onlara düşünmemenin konforunu yaşatacaksın!

İşte Goebbels şeytanı, bu işi iyi biliyordu!


–O da kim?


–Nazi propaganda bakanı Joseph Goebbels. İnsanların düşünmek, akıl etmek, kafa yormak konularında zaten tembel oldukları farketmişti. “Halkı sürekli ateşleyin!” diyordu. “Onları heyecanlandırın, coşturun, asla soğumalarına izin vermeyin ki düşünmesinler!”


–Oha!

...

...

...

...

ÇAYLAK İLE FİLOZOF dizisinin, çalışmaları devam eden 3. kitabına ait, henüz yayınlanmamış bir bölüm...


0 görüntüleme