Sensiz Olmaz!




FİLOZOF, anlattıkları ile aklımda ve kalbimde, daha önce varlıklarından bile haberdar olmadığım odaların kapılarını açıyordu. Ve ben o odalarda, hayatıma anlam katacak birtakım parçalar buluyordum. Sanki onlar, kocaman bir yapbozun parçalarıydı. Her birini tek tek topluyordum odalardan.

Parçaları bir araya getirdiğimde—ama onları doğru yerlere koymak her zaman kolay olmuyordu—ortaya çıkan şey, benim hayatımdı. Artık gözüme—eskiden olduğu gibi—anlamsız bir kelime gibi görünmeyen hayatım...

–Haydi Çaylak, haydi!

–Ağaçlar mı kaçıyor? Neden acele ediyoruz?

Filozof, mecbur kalmadıkça evden çıkmazdı. Ama çıktı mı da yürümez, neredeyse koşardı.

Yürüdük... Yürüdük... Nihayet yorulduk. Ben yorulmamıştım aslında. Yorulan Filozof’tu. Ben sadece, onu yorgunluğu ile yalnız ve bir başına bırakmamak için yorulmuş gibi yapmıştım.

–Şu banka otursak ya?

–Olur...

Mevsim de bahardı. Yürüdüğümüz patika, papatyalarla kaplıydı.

Yol kenarlarında henüz bahçevanların elleri değmemiş böğürtlen çalıları, üzerleri serin bir battaniye gibi çimenlerle kaplı minik hendekler ve alçacık tümsekler vardı.

İsimlerini bile bilmediğim envaiçeşit çiçeklerle bezeli birtakım bitkiler, hendeklerin içini doldurmuş, tümseklerin eteklerini sarmıştı...

Yakmayan ama göz kamaştıran Güneş, ışığı ile ihtiyar çınarların, meşe ağaçlarının, hudayinabit yaban incirlerinin yaprakları arasından yol bulup, ılık gölgelikli zemin üzerinde türlü oyunlar yapıyor, göz kamaştıran beneklerle papatyalar arasında uçuşan yabanî arıları, narin kelebekleri ve yine isimlerinden bihaber olduğum parlak kabuklu tuhaf böcekleri yakalıyordu.

Daha aşağılarda, oturduğumuz bankın altından gelip geçen kıpır kıpır bir karınca kervanı, böğürtlen çalılıklarının arasına doğru uzanıp gidiyordu. Karıncalar, her zaman olduğu gibi yine çok meşguldü..

Zaman zaman esen tatlı ve temiz kokulu bir rüzgâr, etraftaki karahindibaları püfletiyor olmalıydı. Havada uçuşan ve parkın huzurlu sessizliğini arttıran o tohumcukları görüyordum. Gökyüzünden inen ışık demetlerinin içinden geçerken, her biri minicik bir mücevher, bir elmas parçası gibi ışıldıyordu.

Yerinde duramayan neşeli serçelerin, kocamış muzip kargaların seslerini duyuyordum. Daldan dala uçan kuşlara ait gölgelerin üstümüzden gelip geçtiği de oluyordu.

Acaba her şey, ilk defa mı bu kadar güzeldi? Yoksa dün gece gördüğüm o acayip rüyanın etkisi ile, ben mi bu güzellikleri ilk defa fark ediyordum...

Filozof’a baktım. Sevdiği bir şarkıyı dinlerken yaptığı gibi gözlerini kapamış, gülümsüyordu...

–Filozof! Uyuyor musun? Filozof! Filo...

–Sadece dinliyorum...

–Neyi?

–Güzelliği...

–Güzellik görünen bir şeydir Filozof. Gözlerini açmalısın.

–Ve aynı zamanda serçelerin cıvıldaşmaları gibi işitilen bir şey... Aynı zamanda kirazın lezzeti gibi tadılan bir şey... Bazen de bir gülün serin ve kadifeden teni gibi dokunulan bir şeydir... Bugün seninle, “güzellik ve çirkinlik nedir?” konusunu konuşmaya hiç niyetim yok Çaylak. Ama hatırlat, bir ara bunu mutlaka konuşalım. Bugün seninle konuşmak istediğim, bambaşka bir şey...

–Ne?

–Sensiz olmaz Çaylak.

–Filozof, ben buradayım!

–Bu kâinat sensiz olmaz Çaylak!

–Niye olmasın, ben şunun şurasında on iki yıldır buralardayım. Oysa şu gökyüzü, şu Güneş, milyonlarca yıldır her sabah doğup, her akşam batıyor. Şu ağaçlar bile benden eski...

Filozof, ondan hiç beklemeyeceğim bir kahkaha patlattı. Belki parkın sessizliğindendi bilmiyorum ama sesi öyle çok çıktı ki, ağaçlardan bir serçe sürüsü ürküp havalandı. Muzip kargalar yerlerinden kımıldamadılarsa da, bed sesler çıkararak, Filozof’un kahkahasına eşlik ettiler. Belki de, bu bir protestoydu, bilemiyorum...

–insansız olmaz, demek istiyorum Çaylak! İnsansız olmaz!

–Haaa... Sensiz olmaz, deyince ben birden anlayamadım tabii. Ama bana sorarsan yanılıyorsun Filozof.

–Neden yanıldığımı düşünüyorsun?

–İnsan olmasa ne eksik olacak şu dünyada? Etrafıma bakıyorum da, biz burada olmasak, her şey aynı olacaktı.

Filozof elini kaldırdı ve gökyüzünden taa Güneş’ten, yüz elli milyon kilometre ötelerden, gelen o ışık demetlerinden birini, avucunun içine aldı.

–Şu taşı görüyor musun Çaylak?

–Çimenlerin arasındaki büyük kayayı mı diyorsun?

–Evet.

–Görüyorum.

–O kaya parçası, milyonlarca yıldır bu Dünya’nın üzerinde. Ve Güneş’in doğuşuna milyonlarca yıldır şahit olduğu hâlde, bu onun için hiçbir şey ifade etmiyor.

–Bunun ilginç bir şey olduğunu mu düşünüyorsun sen?

–Evet kesinlikle...

–O bir taş Filozof! Kaya o! Tabii ki Güneş’in doğuşu ve batışı umrunda olmayacak.

–Nedenini hiç düşündün mü?

–Böyle bir şeyi neden düşüneyim?

–Nedenini hiç düşündün mü, dedim.

–Hayır... Çünkü biliyorum.

–Söyle o zaman.

–Çünkü o bir taş! Bu yetmez mi?

–Gerçek sebebi onun bir taş olması değil Çaylak.

–Ne peki?