Ruhun Yıpranmış Elbiseleri

Güncelleme tarihi: Ağu 22



Ben şarkı söyleyemem. Ama sevdiğim şarkıları söylüyormuşum gibi dinlerim. Filozof ise, öyle aman aman bir sesi olmadığı halde çok güzel şarkı söyleyebiliyordu.

Bunu bir ilkbahar sabahı keşfettim.

Uyku ile uyanıklık arasında kulağıma sesi geliyor ama ne söylediğini anlayamıyordum. Sonra kapım çalındı. Filozof, şarkı söyleye söyleye odama girdi. Şarkı söyleye söyleye perdeleri sıyırıp pencereleri ardına kadar açtı. “Kalk artık miskin!” dedi ve şarkı söyleye söyleye gitti.

Serin ama tertemiz bir bahar esintisi, serçelerin şen şakrak cıvıldaşmalarını çiçek açmış erik ağaçlarının dallarında odama kadar taşırken, aşağıdan Filozof’un, insana neşe ve hüznü aynı anda hissettirebilen ve her an, sanki müjdeli bir haber veriyormuş gibi heyecanla titreyen o buğulu sesi geliyordu:

“Ayva çiçek açmış yaz mı gelecek...”

–Günaydın Filozof! Oley be!

–Ne oldu?

–Mavi puantiyeli fuları takmışsın.

–Sana teşekkür etmem lazım.

–Sana da iyi geldi, değil mi?

–O çizmeleri de giymemi istemediğin için.

–Antilop derisi çizmeler!

–Ne antilopu hayatım?

–Yakışmış ama...

–O zamanlar başkaları da çok yakıştığını söylüyorlardı. Ben de onlara inanıyordum.

–Fuları diyorum ben!

–Haa...

–Hemen de havalara gir.

–Çaylaaaaak! Elini, yüzünü yıkadın mı sen? Otur kahvaltını yap hadi.

–Yok, öyle yataktan çıktım, dümdüz geldim.

Belki açık açık söylemiyordu ama o mavi puantiyeli fuları takmak, Filozof’a kendini iyi hissettirmişti. Gülümsüyordu. Gülümsüyordu da, ben bunun buruk bir gülümseme, hüzünlü bir tebessüm olduğunu anlayacak kadar onu tanımıştım artık. Bu fuları tutup çeksem, sanki arkasından ona bağlı bir yığın yaşanmış şey ortalığa dökülecek gibiydi. Anlatsa, günlerce dinleyebilirdim.

–Onu en son ne zaman takmıştın Filozof?

–13 Nisan 1970.

–Yok artık! Bunu nasıl hatırlayabilirsin?

–Bana bunadığımı mı imâ ediyorsun sen?

–Hayır hayır! Ama nasıl hatırladın?

–Hiç unutamadığın bir şeyi hatırlaman gerekmez...

–Anlatacak mısın?

–Hayır... En azından şimdi değil. Fuları bulayım derken dolapların altını üstüne getirdim. Ortalığı toparlamalıyım. Takma dişli bir kocakarı için bu kadar havalı olmak da sanırım yeter. Al sen bu fuları. Senin olsun. Filozof’tan küçük bir hatıra...

–Ama bu senin için çok kıymetli değil mi?

–Sen de benim için çok kıymetlisin.

–Filozof.

–Efendim?

–Güzel olmak için o fulara ihtiyacın yok. 1968’de de yoktu. Şimdi de yok.

–Teşekkür ederim.

Filozof, kendisinden, “takma dişli kocakarı” olarak bahsederken o kadar rahattı ki, bu rahatlığı beni rahatsız etmeye başlamıştı. Hem onun cesur bir şekilde bunu söyleyebilmesinden rahatsız oluyordum, hem de kendisine böyle demesinden. Bir başkası Filozof hakkında bunu söylese; sıskaymışım, solucan gibiymişim bakmadan ağzının ortasına yumruğu çakardım.

–Ama kendine böyle söylememelisin.

–Nedenmiş o? Dişlerim takma ve ben bir kocakarı değil miyim?

–Peki bunu nasıl yapabiliyorsun Filozof? Hiç mi üzülmüyorsun? Hiç mi zoruna gitmiyor? Yaşlanmak ve gençliğinde sahip olduğun o muhteşem güzelliğin elinden gitmesi... İnsan sevdiği tişört eskiyince bile üzülür!

–Tişört değil de, gömleklerim yıpranınca ben de çok üzülüyorum. Bi de çıkmayacak leke olduysa... Mürekkep, nar ya da katran...

–Dalga geçiyorsun.

–Bu dalga geçilecek konu mu?

–Eee..! Niye geçiyorsun o zaman?

–Bak Çaylak aynaya baktığımda yirmi yaşında genç ve güzel bir kadın görmüyorum artık. Ama bunun için ağıt yakacak da değilim.

O güzel gençlik elbisesi bir emanetti. Ve onu üzerimden çıkaralı çok oldu. O gitti. Bana ise onunla yapıp ettiklerim kaldı. Şimdi ruhumun üzerinde bambaşka bir elbise var. Ve benim için hem en uygun, hem de en güzel elbise bu!

İnsanlar görüyorum...

Yaşı benim yaşıma yakın insanlar...

Ruhlarının elbiselerini sağından solundan gerdirip çekiştiriyorlar. Kestirip biçtirdikleri ve onu birtakım renklere boyadıkları da oluyor... Ama elbise asla eskisi gibi olmuyor. Böyle yaparak, değiştiremedikleri gibi bozmuş da oluyorlar onu. Bedenleri ruhlarına yakışmıyor artık...

–Bazen de çok komik oluyorlar.

–Hiçbir zaman çok komik olmuyorlar.

–Bal gibi oluyorlar! Ben gülüyorum.

–Bu hüzünlü bir manzaradır Çaylak. Asla bir insanın bedenine itina göstermesinin gereksiz bir şey olduğunu söylemiyorum. O bize emanet ve ona elimizden geldiğince iyi bakmak zorundayız. Ancak yüzümüzdeki yaşanmışlık izlerini, onlardan utandığımız için silmeye zorlanmak çok acı verici. Güzellik artık alınıp satılabilen bir şey haline geldi. Bir şey, alınıp satılabilir hale geldiyse, o artık bir maldır!

Ve insafsız satıcılar, insanları en hassas oldukları yerden yakalıyorlar; beğenilmek, sevilmek, itibar görmek, görünür olmak, kendini iyi hissetmek, hayatına anlam katmak ve varoluşunun sınırlarını çizmek için ihtiyaçları olan tek şeyin güzel ve daha güzel görünmek olduğuna inandırıyorlar.

Yaşını başını almış ya da tazecik bir gençmiş, kadınmış, erkekmiş fark etmiyor artık. Herkes iyi olmanın ve kendini iyi hissetmenin yolunun sadece güzel görünmekten geçtiğini zannediyor.

Ancak güzellik tacirleri, insanlara kendilerini iyi hissettirmeyi vaad ettikleri halde, kendilerini iyi hissetmelerine asla izin vermezler.

“Sana sattığımız o kremler işe yaramadı mı?” derler mesela, “Yaramadıysa bir de şunu denemelisin! Yine mi olmadı? Bak yepyeni bir ürün daha! Ne o? İstediğin sonucu alamadın mı? Sana bu kadarı yetmedi mi? Ah nasıl da söylemeyi unuttuk! Asla yetmez! Derini biraz gerdirmeye ne dersin? Nasıl? Sonuç fena değil ha? Ağzını mı kapatamıyorsun? O zaman sen de sürekli sırıt ve gülümse! Sırıt! Bunun bir anlamı olması gerekmiyor. Etrafa gülücükler saç ve herkes senin böyle ne kadar mutlu olduğunu görsün!”