"Oku!" Ama Neyi ve Nasıl?




Askerlik günlerimden birinde, komutan bütün askerlerin bir araya toplanmasını emretti. Toplandık, ip gibi dizildik.

Komutan, yüksekçe bir yere çıkıp:

“Aranızda cahil var mı? Varsa bir adım öne çıksın!” diye sordu.

Başkalarını bilmem ama ben çok şaşırmıştım. O ne acayip soruydu öyle?

Eğer aramızda gerçek bir cahil olsaydı—cahil olduğu için—her şeyden önce kendisinin cahil olduğunu bilemeyecekti. Kendisinin cahil olduğunu bilemediği için de, “Ben cahilim!” diyerek öne çıkmayacaktı.

Hem sonra, komutanın aramızdan birinin veya birilerinin cahil olduğunu kabul etmesi için ne gibi şartları vardı acaba?

Ona göre neleri bilmediğimiz için cahil sayılırdık?

Eğer bu bilmediğimiz şeylere karşılık, onlardan kat kat fazla bildiğimiz başka şeyler varsa, yine de cahiller sınıfına mı alınacaktık!

Komutan bir süre bekledi ve sorusunu birkaç kez daha tekrar etti:

“Aranızda cahil var mı cahil? Cahiller bir adım öne!”

Hiç kimse, bir adım öne çıkmadı.

Aslında ben kendimi pek çok konuda oldukça cahil biliyordum. Bu durum, şu an da pek değişmiş değil hani! Hâlâ daha, yığınla konu hakkında fena halde cahil, hatta kara cahil sayılırım!

Sanırım bu hep böyle devam edecek... Bilmediğim şeylerin sayısı, bildiklerimden hep çok çok çok fazla olacak.

“Acaba öne çıkmalı mıyım?” dedim. “Benden iyi cahil mi olur...”

Tam, “Ben cahilim komutanım!” diye kendimi bir adım öne atıyordum ki, komutanın sesiyle yerime çakıldım:

“Hiç mi cahil yok aranızda? Hepiniz okuma yazma biliyor musunuz? Okuma yazma bilmeyeniniz yok mu ya?”

Haaaaa! Demek komutanın bir saattir “Cahiller öne çıksın!” diye bağırırken, kast ettiği şey, okuması yazması olmayanlar, yani ümmi olanlarmış!”

İyi de, “cahil” başka bir şey, “ümmi” başka bir şey canım!

Bir kimsenin ümmi olması onun cahil olduğunu göstermeyeceği gibi, ümmi olmaması da cahil olmadığını göstermezdi.

Mesela komutan ümmi olmadığı halde, ‘cahil’in ne anlama geldiği konusunda ‘cahil’ sayılırdı!

Ümmi, okula gitmemiş, kimsenin öğrencisi olmamış, okuma yazma bilmeyen demekti.

İşte Peygamber Efendimizin ümmiliği de, böyle bir ümmilikti.

Şimdi soruna gelelim:

Peki ama neden Peygamberimiz ümmi idi?

Neden okuma yazma bilmiyordu?

Bilse daha iyi olmaz mıydı?

Ümmi


SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZE peygamberlik vazifesi verilmeden önce, Mekke’de okuma yazma bilenlerin sayısı, on beş-yirmi kişi kadardı. Bu yüzden, okur yazar olmak, önemli bir ayrıcalıktı.

Peygamberimizin insanlar arasında böyle bir ayrıcalığı yoktu. Onun ümmi olduğunu herkes biliyordu.

İşte bu yüzden, Peygamberimize vahiy gelmeye başladıktan sonra, Kur’an ayetleri kendilerine okunan kâfirler, onları yalanlamak için, Peygamberimize her şeyi söylediler.

Haşa! “Yalancı” dediler. Yüzbin kere haşa! “Sihirbaz” dediler. Milyon kere haşa! “Delidir” dediler...

Daha pek çok iftira attılar ama ümmi olduğunu o kadar iyi biliyorlardı ki, “Hıristiyanların ve Yahudilerin kitaplarından okuyup öğrendin” demediler.

Sevgili Peygamberimizin ümmi oluşundaki en büyük hikmetlerden bir tanesi, Kur’an’a karşı, bu tür şüphelerin önünü kesmekti!

İşte bak, Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de bu hikmeti bize nasıl anlatıyor:

“Bundan önce sen ne bir kitap okumuş, ne de eline kalem almıştın. Öyle olsaydı, âyetlerimizi çürütmek isteyenler elbette şüpheye düşerdi.”

— Ankebut Suresi, 48

Sevgili Peygamberimiz, peygamberliğinden önce ümmi olduğu gibi, peygamberliğinden sonra da ümmi olarak kaldı. Tam yirmi üç sene boyunca kendisine vahiy geldi.

Özellikle Medine’ye hicret ettikten sonra etrafında elliden fazla vahiy katibi yetişti. Okumayı ve yazmayı bilen bu sahabiler, her zaman Peygamberimiz ile birlikte oldular.

Onun dizi dibinde, Melek Cebrail’in getirdiği ayetleri yazdılar. Yazdıklarını çoğalttılar.

Okuyup yazma işleri bununla da sınırlı kalmadı. Peygamberimiz, onlara uzak ülkelerin krallarına gönderdiği mektupları yazdırdı, gelen mektupları okuttu.

Peygamberimiz Medine’ye geldiğinde, Medine halkı arasında okur yazar sayısı on kişi kadardı. Bu sayı onun etrafında kat kat arttı.

Onca insanın okuma yazma öğrendiği bir ortamda, Peygamberimiz de, elbette okumayı ve yazmayı öğrenebilirdi.

Oysa Sevgili Efendimiz, okuma yazma bilmediği gibi, hiçbir zaman da öğrenmedi.

Kur’an ayetlerine ve Peygamberimize iftira atmak isteyenler için bu kapı, hep kapalı kaldı..



Ümmi ama Peygamber


ALLAH, Sevgili Elçisinin kimselerin öğrencisi olmasına izin vermedi. Hiçbir insanın önünde diz çökmesine, bir başkasından okuma yazma öğrenmesine razı gelmedi.

Peygamberimiz ümmi idi ama aynı zamanda bir peygamberdi. Üstelik, Son Peygamberdi. Peygamberlik merdiveninin en son ve en yüksek basamağı idi.

Ona öğretmen olmak, ona hocalık etmek, ona bilmediği bir şeyi öğretmek, kimsenin haddi değildi...

Her ne bilmesi gerekiyorsa Allah ona bildiriyordu.

Kendisine Cebrail gibi bir melek tarafından haberler ve ayetler getirilen bir kimsenin, elbette insanların yazdıklarını okumaya ihtiyacı olmazdı.

İşte Sevgili Peygamberimizin ümmi olmasının hikmetlerinden biri de buydu...

O, insanların yazdığı kitapları okuyamıyordu. Okumaya da ihtiyacı yoktu. Ama iki kitap vardı ki, işte o iki kitabı ondan daha iyi okuyabilmiş, ondan daha iyi anlayabilmiş ve insanlara anlatabilmiş bir başkası da yoktu.

O iki kitaptan biri Kur’an-ı Kerim’di. Diğeri ise, gözümüzü açıp baktığımızda, gök ve yer sayfaları tüm ihtişamıyla önümüze serilmiş olan, şu kâinat kitabıydı...

İstersen bu konuyu biraz daha açalım...



“Oku!”


SEVGİLİ EFENDİMİZE henüz peygamberlik vazifesi verilmemişti. O, sık sık kalabalıklardan uzaklara gider, derin düşüncelere dalardı. Özellikle de, Mekke’nin birkaç kilometre uzağındaki Nur Dağı’nın tepesindeki Hira Mağarası adındaki bir yerde, yapayalnız, günler ve geceler geçirirdi.

Peygamberimizin mağarada geçirdiği bir gecenin sonlarına doğru, Allah Vahiy Meleği Cebrail’i kendisine gönderdi.

Sevgili Peygamberimiz, karşısında Melek Cebrail’i görünce korktu. Ne olduğunu anlayamamıştı.

Cebrail:

“Oku!” dedi.

Peygamberimiz:

“Ben okuma bilmem!” diye cevap verdi.

Cebrail, Peygamberimize sarıldı ve onu nefesi kesilene kadar sıktı. Sonra yine:

“Oku!” dedi.

Peygamber Efendimiz yine:

“Ben okuma bilmem!” dedi, titreyen bir sesle.

Melek Cebrail, yine Peygamberimizi kucakladı ve sıkıca sarıldı. Sonra, bir kez daha:

“Oku!” dedi.

Peygamberimiz ise:

“Ben okuma bilmem” dedi tekrar. Ama Melek Cebrail’in bu cevapla yetinmediğini görünce:

“Söyle neyi okuyayım?” diye sordu merakla.

İşte bu sorudan sonra Melek Cebrail, Kur’an’ın Alâk Suresi’ne ait ilk beş âyeti okumaya başladı:

“Yaratan Rabbinin adıyla oku!

O, insanı bir kan pıhtısından yarattı.

Oku, çünkü Rabbinin lütuf ve cömertliği sonsuzdur.

Kalemle yazı yazmayı öğreten O’dur.

İnsana bilmediklerini öğreten O’dur.”

Bunlar Kur’an’ın ilk vahyedilen ayetleriydi. Ve vahiy, ümmi bir peygambere “Oku!” emriyle başlamıştı.

Peki hiç düşündün mü? Peygamberimiz okuma bilmediği halde; Allah, kendisine vahyettiği ilk ayette neden “oku”masını emrediyordu?

Ümmi bir Peygamber, neyi nasıl okuyacaktı?

Yoksa bu “oku”mak bizim bildiğimiz gibi bir “oku”mak değil miydi?

“İslâm’ın ilk emri: Oku!”

BEN ilkokuldayken hatırlıyorum da, ne zaman öğretmenler günü falan olsa, hemen kirli bez bir afiş, okulun alnına çakılıverirdi:

“İSLAM’IN İLK EMRİ: OKU!”

Anlaşıldı dinimiz okumamızı emrediyordu!

İyi de, neyi, nasıl okuyacaktık?

Ben o zamanlar en çok Kızıl Maske okuyordum.

Acaba dinimizin bir emrini yerine getirmiş oluyor muydum?

Şu afişi,“İSLAM’IN İLK EMRİ: YARATAN RABBİNİN ADIYLA OKU!” diye, doğru düzgün yazsalardı ya! Kızıl Maske ya da Ten Ten okumanın, İslam’ın ilk emriyle pek de bir alâkası olmadığını,—tam olarak anlayamasam da—uzaktan uzağa hissederdim en azından..!

•••

İşte 1400 sene kadar önce, ruhlarına ve vicdanlarına bir yağlı kara gibi yapışmış cahillikler içinde yaşayan bir halkın...

Kız çocuklarını diri diri toprağa gömen bir halkın...

Biçare develeri, sahipleri öldü diye mezar başlarında sakatlayıp, diri diri çürümeye terk eden bir halkın...

Kâbe’nin içini taştan, tahtadan putlarla tıka basa dolduran, o putlara secde eden, dilediklerini putlardan dileyen bir halkın içinden, asla onlar gibi olmamış, ümmi bir kimseye Allah OKU! emretti.

“Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku, çünkü Rabbinin lütuf ve cömertliği sonsuzdur.”

Ve o Ümmi Peygamber, yirmi üç sene boyunca insanlara ayet ayet Kur’an okudu. Anlattı, öğretti, ezberletti.. Bir daha anlattı, bir daha anlattı... Defalarca okudu, defalarca öğretti.

Ve o ümmi Peygamber, “Yaratan Rabbinin adıyla”, O’nun yarattığı kâinat kitabını okudu.

Yıldızlardan, bulutlardan, dağlardan, bereketli ovalardan, uçsuz bucaksız çöllerden, yaprak yaprak ağaçlardan, çiçeklerden, meyvelerden, bağlardan, bahçelerden, denizlerden, akarsulardan, tatlı serin pınarlardan...

Kuşlardan, arılardan, alnı akıtmalı atlardan, hörgüçlü develerden, binbir türlü balıklardan ve insanlardan.. sayfaları bulunan bu kâinat kitabını okudu ve bizlere de, “Yaratan Rabbinin adıyla” okumasını öğretti...

Biz ondan aldığımız ders ile her neye baksak, Allah’ın bir eseri olduğunu gördük.

Biz ondan aldığımız ders ile hiçbir şeyi, ne bir çiçeği ne de bir yıldızı Allah’tan başkasının yarattığını söylemedik.

Biz ondan aldığımız ders ile taştan, tahtadan, çamurdan putlara inanmadığımız gibi, tesadüfen evrimleşmelere, doğanın bir gücü olduğuna, kendi kendine yapılmalara da hiç inanmadık.

Biz ondan aldığımız ders ile her varlığı Allah’ın yoktan var ettiğini bildik.

Biz ondan aldığımız ders ile sadece Allah’a ve O’nun birliğine inandık...

Sevgili Peygamberimiz, Biricik Öğretmenimiz, bize böyle ders vermişti. Kendisi böyle okumuş, okumayı da bize böyle öğretmişti...


•••





















MERAK EDİYORUM DİZİSİ'nin 3. kitabı PEYGAMBERİMİ MERAK EDİYORUM'dan alınmıştır.

334 görüntüleme1 yorum