Neşe Doluyor İnsan Be!




Yine böyle bir Nisan’dı, hatırlıyorum… Yirmi üçüne günler vardı Nisan’ın.

Derslere ara verilmişti ve okul, hummalı bir hazırlık içindeydi. Bir haftadır, önce taş bahçede omuz hizası, kol mesafesi, kısalar önde uzunlar arkada, yan yana üçerli sıraya sokulur ve ben sınıf sınıf diyeyim, siz bölük bölük anlayın, küçük askercikler gibi, "uygun adım" sokakları dolaşır, o büyük gündeki “resmî geçit” için, prova yapardık.


Ben sevmezdim bu işleri yalan yok. Hem kırlangıçlar da gelmişti çoktan. İçinde su birikmiş toprak çukurlardan gagalarına bir lokma çamur alır, az da çer çöp ve artık ne bulurlarsa… Çatı aralıklarına, kimselerin kolay kolay erişemeyeceği yüksek köşelere, sağlam yuvalar kurarlardı.


Ben kırlangıçları seyretmek isterdim. Sade ben değil, biz hepimiz, bütün çocuklar bıraksalar, sabahtan akşama kadar, o kırlangıçları seyrederdik. Kendilerine, tam da hepimizin hayal ettiği gibi, canları isteği zaman çıkıp gidebilecekleri, canları istediği zaman geri gelebilecekleri, içinde de, dışında da özgür olabildikleri, küçük mütevazı evler inşa eden kırlangıçları seyretmek, nasıl keyifli bir işti bizim için, anlatamam…


Rap! Rap! Rap! Rap!


"Bozma sırayı evladım! Bozma!

Sağa sola bakma! Önüne bak!”


Bana belki de çocuk gözü ile mahşerî bir kalabalık gibi görünen bu bir tabur çocuk asker, okulun bahçe kapısından çıktık. Sokakları kapladık.

Tezgahlarında horoz ibiği, kaynana dili gibi korkutucu isimleri olan şekerlemeler satılan o küçük köhne bakkalın önünden geçtik.

Vitrininde, sırıtır gibi bir acayip ifade ile gözleri pörtlek pörtlek bakan, derisi sıyrılmış kelleler, çengel çengel sakatatlar sarkan, ve “Ah bi dokunsam ah bi dokunsam! Şap! Şap! Şap vursam şuna” diye iç geçirdiğim kuzu beyinleri sıralanmış Hülagu Kasap’ın önünden de geçtik.

Bazı çocukların evlerinin önünden de…

Bir kısmının anneleri pencerelerden el salladı. Birtakım kocakarılar, sanki seferberlik ilan edilmiş de, hepimiz kızlı oğlanlı cepheye gönderiliyormuşuz gibi ağlayıp, göz yaşlarını tülbentleri ile sildi biz geçerken…

Korkutucu elektrik trafosunun, minibüs durağının, Bedri Kırtasiye’nin ve dışarıya buram buram pudra, kolonyağı ve tıraş sabunu kokusu yayılan, ne dersek diyelim, altımıza tahta bir ilave koyarak oturtulduğumuz koltuktan, illa üç numaradan hallice çirkin bir alaborus ile kalktığımız, hem sağır hem de dilsiz berber Ramis’in önünden de geçtik…


Rap! Rap! Rap! Rap!


Bozma sırayı evladım! Bozma!

Sağa sola bakma! Önüne bak!”


Kıraathanenin önünden de geçiyorduk ki, siyah meşin ceketli, şakakları şimdi benimkiler gibi kırlaşmış, Cenab Şehabettin’inkilere benzeyen, uçları sanki pomatlı gibi yukarıya kalkık, komik olmasına komik ama bir o kadar da havalı bıyıklarıyla bir adam, elindeki çay bardağının dibini tek bir dikiş ile gırtlağına gönderdi ve bardağı kırmızı benekli altlığa çakar gibi vurarak, ayağa kalkıp, bağırdı:


“Hocaaa! Kunduralar eskiyo kunduralaaar!”


Rahmetli Mustafa Ateş Bey, gülerek selam verdi adama. Demek tanıyordu. Belki de aramızdan birisinin babasıydı, bilemedim şimdi…

Tabur, mahallenin dar sokaklarına kadar ilerledi. Bazı bazı birkaç sokak köpeğinin bu güruhtan rahatsız olmaktan sebep, hırlayıp havlaması ile düzen tertip bir miktar bozulduysa da, aramızdaki bütün çocuklar benim gibi pısırık olmadıkları için, yerden aldıkları taşları o köpeciklerin böğürlerine yapıştırıp, uzaklaştırdılar onları bizden. Düzen yine sağlandı.

Çingenelerin konakladığı açık araziye gelince, altın dişleri ışıl ışıl parıldayan bir kalaycının güldüğünü ve tam olarak ne dediğini işitemesem de, büyük ihtimal hepimize kalayı bastığını gördüm. Kalaycı, ateşini durmadan körüklüyor ve bana her seyredişimde, sihirli bir şey, bir simya işi gibi gelen o acayip sanatını, kendinden emin bir maharetle icra ediyordu.

Hemen arkasında, derme çatma çadır mı, gecekondu mu, at arabası mı bilemediğim bir takım yapıların arasında, yarı çıplak, mutlu çocuklar koşuşturuyordu. İyice baktıysam da, ayıları görememiş olmaktan mahzun, çarnaçar, yürümeye devam ettim.


Rap! Rap! Rap! Rap!


“Bozma sırayı evladım! Bozma!

Sağa sola bakma! Önüne bak!”


Aylardan Nisan’dı evet…

23’üne birkaç gün vardı Nisan’ın…

Kürsüsünün hemen arkasında, “HAKİMİYET, BİLAKAYDÜŞART MİLLETİNDİR!” yazan TBMM’nin açılışının sene-i devriyesine yani...

Kırlangıçlar, canları istediğinde çıkıp gidebilecekleri evler yapıyordu…

Ve biz hepimiz, “Önüne bak!” dendiğinde, uzaklara, şu ufuksuz ovalara, şu dağların taa öte tarafına, şu yolun kıvrıla kıvrıla kaybolduğu yerlere, yarın bize neler getireceğini bilmediğimiz ama ümitle beklediğimiz günlere değil, başımızı eğip öyle bakıyorduk önümüze…

“Önüne bak!” demek, "Başını uysal bir koyun gibi eğ ve bize itaat et!" demekti çünkü... "Önüne bak ve sakın sağa sola bakma!"

Sağa sola bakmak yasaktı...

Ülkeyi, yine bir asker yönetiyordu.

Ama sorsan, “hakimiyet, bilakaydüşart” milletindi!


Rap! Rap! Rap! Rap!


"Bozma sırayı evladım! Bozma!

Sağa sola bakma! Önüne bak!”


474 görüntüleme1 yorum