Koyunları saymak





UZUN AMA ÇOK UZUN zaman önceydi. Ve bir çobanın koyunlarını sayması gerekiyordu. Ama bu saymayı bilmeyen bir çobandı. Aslında o zamanlar yeryüzünde kimse saymayı bilmiyordu... Çünkü sayılar, insanlar tarafından henüz keşfedilmemişti.

Sayıların bilinmediği bir dünyada, bir çoban sürüsündeki koyunların miktarını nasıl hesap edecekti?

“Parmaklar! Evet parmak hesabı! Bu her zaman işe yarar!” dedi çoban.

Ve sağ elinin her bir parmağı için bir koyun sürüden ayırıp başka bir yere koydu.

Sağ elin parmakları bitmişti ama koyunlar bitmemişti. O zaman sol elin parmakları için de birer koyun kenara ayırmak gerekiyordu.

Çok kısa bir süre içinde sol elin parmakları da bitti ama koyunlar hâlâ bitmedi.

Çobanın hayatı boyunca sahip olduğu—ayaklarındakiler dahil—bütün parmaklar için bir koyun vardı. Ama bütün koyunlara yetecek kadar parmak yoktu!

“İnsan parmaklarından daha fazla koyun edinmemeli!” dedi çoban. “Yoksa içlerinden birini kurt kaptığında bunu nasıl bilecek, hayatta bilemez!”

Belki de bunun bir çözümü vardı ama kimbilir neydi?

“Dünyanın derdi beni mi gerdi!” dedi çoban. “Zaten bu sürüdeki koyunlar da babamın malı değil ya, hepsi emanet. Akşama götürüp sahibine teslim edeceğim; çok merak ediyorsa otursun koyunlarının hesabını o yapsın!”

Çoban sürüsünü süre süre çiftliğe geldiğinde,—bu sayma işinin uzaması yüzünden biraz gecikmişti—sürünün gerçek sahibi, sinirli sinirli ortalıklarda dolanıyordu. Onu görür görmez koştu öne atıldı.

– Seni sersem nerede kaldın!

– Koyunları getirmeden bakayım eksiği gediği var mı dedim.

– Var mıymış peki? Geçen seferki gibi kurda mı kaptırdın koyunları mı?

– Yok! Ama bilemiyorum belki de vardır.

– O nasıl iş öyle!

– Yani ben bunu nerden bilebilirim ki? Bir sürü koyun var sürüde! Üstelik hepsi birbirine benziyor. Sadece şu kara koyun farklı. Hani ona bir şeycik olmuş olsa hemen farkederim. Ama diğerlerini anlayamam. Nasıl anlayayım ki? O kadar parmağım bile yok!

– Ben şimdi bir bakayım onlara! Eksiği fazlası var mı yok mu hemen anlaşılır.

– Nasıl bakacaksın ki? Senin parmakların benimkinden daha fazla değil. İkimizin parmaklarını bir araya getirsek yine yetmez bu sürüye! Kahveden adam mı çağırsak acaba?

– Devir değişti oğlum, parmak hesabı mı kaldı. Parmak hesabı yok artık.

– E nasıl olacak? Nasıl anlayacaksın sürünün eksiği fazlası var mı?

– Tabletten bakacağım!

– Tablet!?

– Tablet ya! Kil tablet! Yeni çıktı bunlar. Kilden yapılıyor.

– Kil tablet ha! Bildiğin çamur yani?

– Çamur değil, kil! Bambaşka bir teknoloji!

– Haaa!

– Tut bakayım şunu!

– Vay! Vay! Vay! İnsanın elinden kayıyo be!

– Çizgileri görüyor musun çizgileri?

– Yok! Isırılmış bir elma resmi var!

– Orası arka tarafı moron! Çevir ön yüzünü şunun!

– Ouvvvv! Çizgi, çizgi, çizgi, çizgi ve çizgi! Bu da neyin nesi?

– Gördüğün o çizgiler var ya! Onların hepsi koyun!

– A hahaha! Nasıl koyun emmi bunlar böyle!

– Her koyun için çizgi var orda! O çizgileri de işte bununla yapıyorsun!

– Bu ne bu?

– Bu işte şey; tabletin kalemi. Çivi diyorlar!

– Vay anasını!

– Şimdi çizgilerle koyunları eşleştireceğiz; eğer koyunlar çizgilerden az çıkarsa yandın!

– Ne büyük kolaylık ya!

– Ama işin sonunda kazığa geçirilmek var!

– Ee, teknoloji böyle bir şey işte!


Parmaklardan sayılara

Sayılar o kadar hayatımızın içinde ki, onların olmadığı daha doğrusu bilinmediği bir dünyayı hayal etmekte bile zorlanırız. Oysa bir zamanlar insanlar gerçekten de sayamıyorlardı.

Koyunlarını, avladıkları hayvanları hatta çocuklarını bile... Ancak saymak, bir şeylerin niceliği hakkında bilgi sahibi olmak, bizim için çok büyük bir ihtiyaçtır.

Parmak hesabı bu büyük ihtiyaç için ilk başvurulan yoldu elbette. Avdan gelen adam karısının kaç tane ördek avladığını soran bakışlarına iki parmağını göstererek cevap veriyorsa, bu zafer işareti değildi, avlanan ördeklerin sayısıydı.

Ama eğer, kadın bu iki parmağa cevap olarak iki elindeki bütün parmakları hışımla adama gösteriyorsa bunun tek bir anlamı vardı:

“Boyu devrilesice herif! Evde on nüfus var, iki ördek kime yetecek!”

Peki avcı eve 2 değil de, 22 ördekle geldiyse o zaman ne olacaktı?

Tabi ki ilk bakışta çuvalda bir yığın ördek olduğunu gören çoluk çocuk, onu bir kahraman gibi karşılayacaktı! Fakat ortada kaç ördek olduğunu nasıl bileceklerdi?

Hele bir sonraki gün, bir önceki gün avladığınız ördeklerin sayısını bilmek için ne yapacaklardı?

Bu iş için parmak hesabından çok daha pratik ve verileri depolamaya elverişli bir yol vardı:

Çentik Hesabı!

Avcı, avladığı her bir ördek için bir ağaç dalına ya da bir kemik parçasına bıçağı ile bir çentik atar ve ördeklerin niceliğini yani sayısını soranlara, “işte bu kadar!” diyerek çentikleri gösterirdi.

Üstelik, bir önceki gün atılan çentiklerle, o gün atılan çentikler karşılaştırıldığında, hangi gün daha fazla ördek avlandığı da tesbit edilebilirdi. Ya da, avcılar birbirlerine attıkları çentikleri gösterip kimin daha fazla ördek avladığını rahatlıkla görebilirlerdi. İçlerinden birinin çentik sayısının biraz abartılmış olduğunu düşündüğü durumlarda, hesabın sağlamasını yapmaktan başka yol yoktu elbette. Sağlamanın ise tek bir yolu vardı: Çentikler ile ördekleri tek tek eşleştirmek!

İnsanoğlunun dala, taşa, kemiğe attığı ilk sayı çentiği ya da bir duvara çizdiği ilk sayı çizgisi, rakamların keşfine giden yolda atılmış ilk adımdı aynı zamanda...

Fakat daha alınacak çok yol vardı. İlk zamanlar çentikler ya da çizgiler sayılan şeyin miktarınca sıra ile atılıyordu. Sonraları bir bakışta anlamayı kolaylaştıracak bir yol bulundu: Çentikleri gruplamak. Mesela 4 dik çizgiyi kesen bir yatay çizgi 5 rakamına denk geliyordu.

Ama bunun gibi ikisini bir araya getirip 55 yazabilmek için daha çok çok çok erkendi. Bu şekilde 55 yazmanın tek yolu, aynısından tam 11 tane yapmaktı. Daha doğrusu her hangi bir şeyin 55 tane olduğunu belirtmenin, mesela bir sürüdeki koyunların...



ÇARP YOKSA BEN ÇARPARIM kitabından


247 görüntüleme