Kahramanlara ve Aşıklara Dair...

Güncelleme tarihi: 10 Eki 2020



HAYATIM boyunca hiç cesur bir adam olamadım. Buna rağmen, renkli balonlar gibi hevesle şişirip, arzuyla sığındığım türlü kahramanlık hayallerimin, her ne kadar, birkaçının ipini zamanında elimden bırakarak, uçmalarını ve peşlerinden gidebilecek cesarete sahip olmadığımdan, hiç değilse, benim için tatlı bir hayal olarak kalmalarını başarabildiysem de, o balonların, gerçeğin sivri köşelerine çarparak, bir bir ellerimde patlamaları ve nihayet bende bir kahraman kumaşı olmadığını anlamam, çok uzun zamanımı aldı…


Aslında buna anlamak değil de, kabûllenmek demek daha doğru olurdu. Kabûllenmek, anlamanın en sarsıcı, çoğu zaman en acıtıcı ve en zor şekli değil miydi zaten…


Cesur bir adam değildim, hiçbir zaman da olamadım…


Belki de sırf bu yüzden, kahraman savaşçıların, büyük komutanların, hele de, kaderin inceldikçe daha da keskinleşip görünür hale gelen elmas kılıcı amansızca savrulurken, “sıradan” hayatlarının kınından sıyrılarak, tarihe isimlerini yazdıran “sıradan” insanların hikâyeleri, beni hep cezbetmiştir.


Engel olamadığım kıskançlıkla karışık bir gıpta ve büyük bir hayranlıkla okurum o hikâyeleri…


Kendimden, hayatım boyunca titrek bir gölge gibi peşimi bırakmayan korkaklığımdan, alın yazımın nadiren de olsa bana bir kahraman olma şansı tanıdığı o eşsiz fırsatlarda, “Belki de bu senin günün değil! Senin sıran henüz gelmedi belki de…” diyerek tabanları yağlamış olmamdan utanır, vicdanımın orta yerinde yankılanan o dayanılmaz, “Sen olsan böyle yapabilir miydin?” sorusunu bastırıp, duymamazlıktan gelmeye çalışırım…


Cesaretin sırmalı kumaşından biçilmemiş benim benliğim…

Mangal gibi yüreklerinde kor ateşten dertler taşıyan kahramanların öykülerini de, belki de bu yüzden çok severim…


Uykunun, saklambaç oynayan zeki ve haşarı bir çocuk gibi, kimsenin onu asla bulamayacağından emin olduğu bir yere saklandığı ve saklandığı yerden bana kıs kıs güldüğü o uzun gecelerden birinde, kütüphanemin raflarını şuursuzca karıştırırken, yıllar önce rutubet ve küf kokan, artık baskılarına sahaflarda bile zor tesadüf edilebilen onlarca kitaptan derleyip, henüz tam olarak kendini gösterebilme fırsatı bulamamış yazar muhayyilemin elverdiğince tekrar yazdığım; yazarken de, her birinde, kendime küçük de olsa bir yer açtığım, orada bir süreliğine kahraman gibi yaşamaya cüret ettiğim ama o lanet sünepeliğim ve korkaklığım yüzünden, üzerine ismimi koyamadığım için, uydurma bir mahlas ile yayınlanan, BİR HİLAL UĞRUNA KAHRAMANLIK ÖYKÜLERİ elime geçmedi; raflardan, neredeyse gaibden bir dokunuş ile kucağıma düşüverdi…


Koltuğuma gömülüp, aynı uykusuzluk sersemliği ile masamda sürekli ama sebepsiz bulundurduğum sustalımı şak diye açtım ve soğuk keskin çeliğin değişik bir haz veren sesini sevdiğim için, bunu birkaç kere daha yaptıktan sonra, sayfaları bıçağın sivri ucu ile rastgele açarak, karıştırmaya başladım kitabı.


Şimdiki yazarlık tecrübelerimin ölçülerine göre dahi, oldukça acemice, savruk ve neredeyse karalanmış satırlara bir kez daha göz gezdirdim.


Okul sıralarından gönüllü alınıp, kifayetsiz bir eğitimden sonra Çanakkale cephesine gönderilen ve işgalcilerin amansız makinalı tüfek ateşi altında mevzilerinden başların çıkarır çıkarmaz, “gök ekini gibi” biçilen beş genç kahramanın hikâyesini okudum ilk olarak… “Sen onlardan biri olsaydın…” dedim. “O mevziden kafanı çıkarabilir miydin acaba?”


Vanlı İsmail’in, Ay ışığı altında yakamozlanan dalgaların, parlak gümüş kılıçlar gibi karanlığı kestiği bir gece, suları yara yara üzerlerine doğru gelen denizaltı torpidosunu, başka hiçbir çare kalmadığını anladığı an, bir lahza tereddüt etmeden, güvertesinde nöbet tuttuğu gemiyi ve bir gemi dolusu silah arkadaşını kurtarabilmek adına denize atlayıp torpidonun kavurucu ateşini göğsünde söndürdüğü o dehşetli öyküyü okurken, yine vicdanımın orta yerinde “Sen olsaydın…” sorusunun rahatsız edici yankılanışını duydum ama yine oralı olmadım…


Kim­se­nin, makinalı tüfek tarrakasından ka­fa­sı­nı kal­dı­rıp “Ne olu­yo­ruz?” di­ye et­ra­fa ba­ka­ma­dığı za­man­lar­da, sırığının u­cu­na al san­ca­ğı ta­kıp, düş­man mev­zi­le­ri­nin içi­ne di­ken Sil­leli Mik­tat Ça­vuş’un hikâyesini hatırladım sonra…


Ardından, Irak cephesinde, Felahiye’de Altıncı Ordu’nun Kırkıncı Piyade Alayı’nın İkinci Bölük Kumandanı Yüzbaşı Muzaffer’in çarpışmanın bütün şiddetine rağmen İngiliz ordusunun önünden geri çekilmeyerek, mıh gibi çakılı kaldığı mevzilerde yaralanıp şehit düşmeden az evvel, mürekkep bulamadığı için, cebinde sakladığı mektubun zarfı üzerine, kendi kanı ile askerlerine yazdığı son emrini okudum: “…Bö­lü­ğü­mün ko­mu­ta­sı­nı Teğ­men Şük­rü’ye bı­ra­kıyo­rum. Kıs­met olur­sa iyi­leşi­rim ve tek­rar si­ze ka­tı­lı­rım. Şa­yet gel­mez­sem, he­pi­niz hak­kı­nı­zı he­lâl edi­niz. Düş­man­dan in­ti­ka­mı­mı­zı tam alı­nız, yav­ru­la­rım!”


Ke­re­viz­de­re’de karşılıklı siperlerin birbirlerine otuz metreye kadar yaklaştığı o alevden günlerde, Üsteğmen Zahid’in, “Bu kadar ön cephede bulunman yeter” diyerek daha güvenli hatlara göndermek isteyen alay kumandanına itiraz edişini okuduğumda ise, “Ben olsaydım..” dedim bir kez daha. “Acaba itiraz edebilir miydim alay kumandanına? Yoksa, postallarımı gürültü ile birbirine çarpar, fiyakalı bir selam çakar ve sevinçle, “Başüstüne!” diyerek bayram mı ederdim?”


Bildiğim cevapları tekrarlamaktan korkarak, Dünya’yı hangi ara bu kadar çok sever olduğumu düşündüm…

Tarihin bu muhteşem abidelerine, bir mihenk taşı gibi çarptıkça kalbim, bir kez daha anladım; cesaretin sırmalı kumaşlarından biçilmemişti benim benliğim…

Ve cesur savaşçıların, büyük komutanların kahramanlık öykülerini de, işte bu yüzden çok seviyordum…


Sustalımı birkaç kere daha açıp kapattım. Soğuk, keskin çeliğin, sebebini tam keşfedemediğim bir sebeple bana haz veren sesini dinledikten sonra, onun sivri ucuna parmağımın ucu ile dokunup, bir insan tenine neler yapabileceğini ürperti ile düşündüm… Kitabın sayfaları arasına rastgele sapladım o bıçağımı. Son kez, rastgele bir sayfa daha açıverdim…


Karşıma, aslında baştan beri aklımda olduğu ve o gece okumak, tekrar tekrar okumak istediğim, Dördüncü Ordu-yı Hümayun, İkinci Hecin Süvari Bölüğü Kumandanı Mülazım-ı Sânî Hâlet ile bir bedevî reisin güzel kızı Hüseyyine’nin muhteşem ama bir o kadar da hüzünlü hikâyesini anlatan bölüm çıktı…


Siz o hikâyeyi duydunuz mu hiç?

Okunudunuz mu bir yerlerde?


Esir aldığı bir düşman subayının notlarında yazdığına göre, ancak Rönesans tablolarında görebilecek kadar asil bir yakışıklılığa sahip olan Halet, Mekteb-i Sultanî’den mezun olduktan sonra, Paris’te binicilik okulunu bitirmiş, son derece entellektüel, iyi derecede Fransızca bilen, kibar bir Osmanlı subayıdır. Ve savaş patladığında, cepheye gönüllü gider.

Filistin’den Süveyş Kanalı’na kadar bütün Sina Çölü’nü avucunun içi gibi bilen, pek çok önemli görevi birliği ile başarı ile yerine getiren, bölgede yaşayan bedevî kabilelerince tanınan ve sevilen biridir.

Onun hakkında kulaktan kulağa yayılan bir söylentiye göre, civardaki bedevî kabilelerinin birinin rengi ve tarifi pek kolay yapılamayacak güzellikteki Hüseyyi’ne ismindeki kızı, kendisine o derece tutkulu bir aşk ile bağlanmıştır ki, Halet ve birliği nereye gitse, kızcağız, o savaş zamanının tehlikelerine aldırmadan peşinden gider, bazen ondan daha önce gideceği yere varır, gelişini gözler, Halet’i uzaktan da olsa görebilmek için, hiçbir fırsatı kaçırmaz…

Halet de, bulabildiği fırsatları değerlendirir, onunla sohbet eder, türlü tefarik hediyeler verip sevindirir.