Kaderimiz, Böyle Bir Kader...

En son güncellendiği tarih: Nis 30







İLK GENÇLİK dedikleri yaşlardaydım. Kaderin ne olduğuna dair en küçük bir fikrim yoktu. Fakat bu esrarengiz kelimeyi, son zamanlarda çok sık duyar olmuştum.

“Ne yapalım kaderim böyleymiş...”

“Kader kurbanı oldu yazık, pek de gençti...”

“Ben böyle kadere ne diyeyim arkadaş...”

Kimin ağzından, içinde ‘kader’ geçen bir cümle çıksa; ormanda bir çıtırtı duyan tavşanlar gibi durup etrafıma bakınıyor ve konuşulanları anlamaya, anladıklarımdan da, kaderin ne anlama geldiğine dair, bir anlam çıkarmaya çabalıyordum...

Ama, nafile çabalıyordum...

Çünkü duyduklarım, bana kaderin ne olduğuna dair hiçbir ipucu vermediği gibi; onu daha da bilinmez bir şey haline getiriyordu...

“Kader işte... Ne yapacaksın?!”

“Adam kaderine boyun eğdi!”

“Bendeki kader de kimsede yok.!”

İnsanlar bir lanetten, herkesi eninde sonunda yakalayacak bir belâdan bahseder gibi bahsediyorlardı kaderden...

“Bizim de kaderimiz böyleymiş...”

“Kader utansın...”

“Kader yüzümüzü güldürmedi...”

Kader öyle etti, kader böyle etti... Hemen herkes kaderden şikayetçiydi...

Kimin başına kötü bir iş gelse, kimin işleri kötüye dönse, kim düşse, kim hasta olsa, kim başını bir duvara çarpsa, kim malını mülkünü kaybetse.. kadere veryansın ediyordu...

Onca serveti gözümüzün önünde, at yarışı kumarında kaybettikten sonra, çatapat fabrikasında bekçilik yaparak geçimini sürdürmek zorunda kalan İcabettin Dayı bile, kaderinden şikayet etmeden neredeyse tek bir gün geçirmiyordu!

İşin garibi, kimsenin aklına İcabettin Dayı’ya, “Kadere ne söyleniyorsun, kendine söylen söyleneceksen!” demek de gelmiyordu...

Kadere karşı yapılan bu itirazlar, ne kadar haklı itirazlardı?

Hepsinden önemlisi, neydi bu kader?

“Ah kader! Ah kader!” diye kime kızıyordu bu insanlar, neyi suçluyorlardı?

İlk gençlik çağlarımın başlarındaydım. Kaderi merak ediyordum.

Ve bindiğim bütün minibüslerde, hep aynı şarkı çalıyordu:

“Bana kaderimiiiiiin oyunu mu buuuu...”



Kötülükler kaderden, ya iyilikler?

Kaderi düşünürken ilk farkettiğim şey, insanların başlarına gelen kötü ve olumsuz durumlar karşısında sürekli onu dillerine doluyor olduklarıydı. İşler yolunda giderken, kimsenin kaderi hatırladığı falan yoktu.

Kendi kendime, “Galiba..” dedim. “Kader sadece kötü olaylarla ilgili bir şey...”

Mesela kazalarla, hastalıklarla, beklenmedik ölümlerle, iflas etmelerle yanlış işlere bulaşmalarla.. falan!”

İnsan etrafında, kaderinden memnun olan ve kaderine sevinen hiç kimseyi görmeyince, böyle düşünüyordu ister istemez...

Bir süre, kader benim için hayatta başıma gelmiş ya da gelecek ne kadar kötü şey varsa, onların sebebi olarak kaldı. Fakat, hayatımdaki sayısız iyi ve güzel şey ne olacaktı?

Bir ağaca tırmanabilecek kadar büyüdüğümde, evimizin arka bahçesinde, kocaman bir incir ağacı bulmam mesela...

Tekrar tekrar okumaktan büyük keyif aldığım kitapların, Mercan Adası’nın, Kaptan Grant’ın Çocukları’nın, Küçük Prens’in, Tom Sawyer’in.. ben onları öyle uzun boylu aramadan, şıp diye karşıma çıkıvermeleri...

Ilık gölgelikli yaz vakitlerinde, çiçek açmış ıhlamur ağaçlarının altından gözlerimi kapatıp kollarımı açarak geçmelerim...

Tanıştığım bütün kuşlar ve sırtını sıvazladığım bütün kedilerim...

Sabahları taze ekmek, tereyağı, akşam sofralarında tarhana çorbası...

Ve sevdiğim herkesin yanımda olması...

Hayatımda bir sürü güzel şey vardı. Ve bunlar da benim kaderimdi elbette...

Hastalık nasıl kaderse, sağlık da öyle kaderdi çünkü...

Ayrılık da kaderdi, kavuşmak da..

Kaybetmek de kaderdi, kazanmak da..

Zenginlik de kaderdi, fakirlik de...

Doğmak da kaderdi, ölmek de...

Galiba, “Kader nedir?” sorusunun cevabını “şimdilik” bulmuştum:

“Başımıza gelen şeyler! İyi kötü, güzel çirkin, doğru yanlış.. yaşadığımız ya da yaşayacağımız her şey bizim kaderimizdi..!”

Eh! Bu, bir önceki cevaba kıyasla çok daha doğruydu. Fakat, o kadar da eksikti...

Çünkü kader, sadece insanların hayatları ile, yaşadıkları ile alâkalı bir şey değildi.

Her şeyin, bir kaderi vardı!

Parmak uçlarımdan dağlara, yıldızlara, sabah kozasından çıkıp, akşama kalmadan ölen bir takım ince kelebeklerden, gezegenin en uzun ömürlü canlıları olan bin yıllık, sekoya ağaçlarına kadar her şeyin, bir kaderi vardı...



Her şeyin bir kaderi var...


Her şeyin bir ölçüsü, bir miktarı vardı. Bir başlangıç noktası, bir bitiş çizgisi, belirlenmiş bir yolu, artmayacak ve eksik kalmayacak bir sayısı, dışına taşamayacağı bir sınırı, göremiyor olsak da, etrafını çepeçevre kuşatan bir kalıbı vardı her şeyin...

Çünkü Allah, her şeyi bir kadere göre yaratıyordu; ve kader, bir anlamıyla ölçü demekti, miktar demekti...

Şimdi bir kağıt al ve bir elini parmaklarını açabildiğin kadar açıp kağıdın üzerine koy. Sonra bir kalem alıp, elinin resmini çiz..

Sonra da elini kaldır ve kağıda çizmiş olduğun el resmine bir bak.

İşte bu gördüğün senin elinin sınırlarıdır.

Sen daha annenin karnında henüz hiçbir şeye benzemeyen şekilsiz bir hücre yığını iken, bu sınırlar belliydi.

Allah bazı hücrelerin kaderine kalp olmayı, böbrek olmayı, mide olmayı, beyin olmayı yazdı. Bazılarına ise, el olmayı, parmak olmayı..

Kaderinde parmak olmak yazan hücreler, bir araya toplandı.

Bir parmak olacak hücreler, zaman içinde çoğaldı çoğaldı ve durmaları gereken sınıra kadar çoğaldı.. Ama tek bir hücre bile, kendisi için belirlenen sınırı aşmadı.

Parmakların, nerede başlaması gerekiyorsa orada başladı uzamaya ve nerede bitmesi gerekiyorsa orada durdu uzamaları... Ne serçe parmak, olması gerekenden daha uzun oldu, ne orta parmak olması gerekenden daha kısa...

Görünüşte onları bir arada tutacak, başlamaları gereken yerde başlatacak, durmaları gereken yerde durduracak, serçe parmağı kısa, orta parmağı uzun, diğerlerini ise en uygun boyda ve baş parmağı hepsinden bambaşka bir şekle sokacak hiçbir şey yoktu.

Ama onlar için belirlenmiş bir kader vardı...

Allah her şeyi bir kadere göre yaratıyordu; ve kader ölçü demekti, miktar demekti...

Eğer Allah parmaklarımızı yaratırken bir kader belirlememiş olsaydı, böyle kullanışlı ellere hiçbir zaman sahip olamazdık.

Eğer parmaklarımızı oluşturacak hücreler, dökülen su kadar başıboş olsalardı, ellerimizden akla hayale gelmeyecek acayip şeyler uzardı da, kalem tutup yazı yazabilecek bir beş parmak asla uzamazdı...

Oysa, görmediğimiz kalıplarda, en güzel şekilde büyüyerek gelişen el ve parmaklarımızın kaderi, ne de güzeldi...

Her şeyin, bir kaderi vardı...

Sen annenin karnında saçından tırnağına, elinden ayağına kadar, insan olmak üzere şekillenirken, tombul bir kediciğin usul usul yaladığı şişkin karnında, bambaşka hücreler, keskin tırnaklı ve pek maharetli pençelere dönüşmekteydi.

Çünkü onların kaderlerinde, bir kedi yavrusuna pençe olmak yazılıydı...

Bir bebeğin, yumuk yumuk elleri başka, bir kedi yavrusunun, tüylü ve tırnaklı patileri başka şeydi..

Her ikisinin de ölçüleri başka, miktarları başka, boyları başka, şekilleri başkaydı...

Çünkü bebeğin elleri için yazılan kader ile, kedi pençelerinin kaderi başkaydı...

Aynı anda, bir kartal yumurtasının içinde, bambaşka bir kaderle belirlenmiş bambaşka bir canlı yaratılmaktaydı...

Onun kaderinde, uçması için kanatlar, yüzlerce metre yukarılardan minik tarla farelerini görebilmesi için keskin gözler, sipsivri de bir gaga yazılıydı...

Bir başka yumurtanın içinde ise çok daha başka hücreler, bambaşka bir kaderin kendilerine belirlediği ölçüler, miktarlar ve sınırlar içinde, solungaç olmakta, yüzgeç olmakta ve derin denizlerin metrelerce altında rahat rahat yaşayabilecek, bir orkinos balığına dönüşmekteydi..

Her şeyin, bir kaderi vardı.

Ve toprağın karanlık karnında uyuyan hadsiz hesapsız tohumcuk, kaderin görünmez kalemi ile yazılmış minicik defterler gibiydi...

Tatlı serin bir nisan sabahı, kaderinde bir tohumun kapısını çalmak yazılı bereketli yağmur damlaları, gökyüzünden indirildiğinde; defterlerde yazılanlar, bir bir gerçekleşmeye başladı...

Bir tohumun kaderinde, altın kalpli bir papatya olmak yazılıydı..

Bir diğer tohumun kaderi ise, çınar ağacı olmaktı...

Papatya da büyüdü çınar ağacı da.. Ama hiçbir papatya, çınar ağacı kadar büyümedi. Hiçbir çınar ağacı da, papatya kadar küçük kalmadı.

Papatya, papatya gibi şenlendirdi çimenlik tepeleri..

Çınar ağacı ise, bir çınar ağacından beklendiği gibi, bulutlara doğru göğerdi..

Yerlerde ve göklerde yaratılmış her ne varsa, bir ölçü ve bir miktar ile yaratılıyordu...

Bir başlangıç noktası, bir bitiş çizgisi, belirlenmiş bir yolu, artmayacak ve eksik kalmayacak bir sayısı, dışına taşamayacağı bir sınırı, göremiyor olsak da, etrafını çepeçevre kuşatan bir kalıbı vardı her şeyin...

Bebeklerin elleri, kedilerin patileri, kartalların kanatları, balıkların yüzgeçleri, çiçeklerin renkleri kokuları, meyvelerin tatları ve yıldızların, ayların gezegenlerin yolları, onların kaderleriydi...

Allah, her şeyi bir kadere göre yaratıyordu; ve kader, ölçü demekti, miktar demekti...



Şans yok, tesadüf yok, kader var!


Kaderin, böyle her şeyi içine alan bir anlamı olması elbette bu kelimeyi ucuz şarkılardan ve cahil konuşmalardan başka hiçbir yerde duymamış benim gibi biri için oldukça şaşırtıcı ve heyecan vericiydi.

Hem her şeyin bir kaderi vardı, hem de her şey kaderde vardı.

Şu kâinatta her ne oluyorsa Allah onun olmasını istediği için oluyordu.

Yıldızlar ve atomlar gibi dönenler, Allah dönmelerini emrettiği için dönüyor; duranlar ise, Allah durmalarını istediği için duruyordu.

Bölünen hücreler, Allah’ın emri ile bölünüyor, ve yine Allah’ın kaderinde yazdığı sınırlar içinde kuşlara, arılara, çiçeklere, kelebeklere, fillere ve insanlara dönüşüyordu.

Hiçbir şey başıboş ve kendi kendine olmuyordu. Zaten olamazdı da..

Bir kumaş parçası bile, onu ölçüp biçecek, bir terzi olmadan gömlek olamazdı.

Olmazdı öyle bir gömlek, olsa da kimsenin sırtına uymazdı...

Şu yeryüzünde gezip dolaşan sayısız türde canlı, üzerlerinde bedenleri için en güzel, en uygun elbiseler taşıyorlardı.

İnsanların mükemmel derileri, kutup ayılarının kürkleri, böceklerin kabukları, balıkların pulları, kuşların tüyleri vardı.

Dünyanın en usta terzilerini bir araya toplasanız, bir ağacı, gövdesinden ta en ince dallarına kadar sarıp sarmalayacak bir elbise dikemezlerdi...

Oysa bütün ağaçlara, bütün bitkilere, ne güzel elbiseler giydirmişti Allah...

Kimi kalın pütürüklü, kimi pamuk gibi yumuşacık, kimi dikenli mikenli, kimi taş gibi sert kimi de bir gül yaprağı gibi serin, kadifeden...

Kimin nasıl bir elbiseye ihtiyacı varsa, Allah onun sırtına öyle bir elbise giydirmişti.

Canlıların sadece dış görünüşleri bile, bütün bu işlerin tesadüfen, kendi kendine, şans eseri, rastgele.. olmayacağını; hepsinin bir plânla, bir ölçüyle, bir miktarla, yani bir kaderle yaratıldığını göstermeye yeter de artardı bile...

Hiçbir şey başıboş değildi. Şans yoktu, tesadüf yoktu ama, her şeyin bir kaderi vardı.

Ve kader ölçü demekti miktar demekti...



Özgür bir irade


Her şeyin bir kaderi vardı. Peki ama, bir ağacın, bir karıncanın, bir yıldızın kaderi ile bir insanın kaderi aynı şey miydi?

Ağacın kaderi ağaç olmak, karıncanın kaderi karınca olmak, yıldızın kaderi yıldız olmak, insanın kaderi ise insan olmaktı.

Ve insan olmak, başka bir şey olmaya benzemeyen bambaşka bir şeydi...

Kaderinde bir elma ağacı yazılı tohum, bir elma ağacı olduğunda, meyve olarak elma verir.

“Yok hayır! Ben elma vermek istemiyorum, ben armut vermek istiyorum!” diyemezdi.

Kaderinde bir karınca olmak yazılı olduğu için karınca olarak yaratılan minicik bir böcek:

“Ben karınca oldum ama, öteki karıncalar gibi sabahtan akşama kadar buğday tanesi, ekmek kırıntısı toplamakla uğraşamam. Başka bir işte çalışmak istiyorum. Hatta çalışmak falan da istemiyorum!” diyemezdi.

Kaderinde nasıl bir yörüngede dönüp duracağı belli olan bir yıldız:

“Ben böyle bir yoldan gitmek istemiyorum. Şöyle bambaşka bir yoldan gitmek istiyorum.Etrafa ısı ve ışık saçmaya da niyetim yok. Alıp başımı gidiyorum bu galaksiden” diyemezdi.

Ancak insanlar söz konusu olduğunda durum değişmekteydi.

Çünkü insanın kaderinde, ne ağaçların, ne karıncaların ne de yıldızların kaderinde yazılmamış bir özellik vardı: “Özgür bir irade..”

Bir elma ağacı, elma ile armut arasında serbest bırakılmış da, o elma vermeyi seçmiş değildi.

Elma ağacı olarak yaratıldığı için başka bir seçeneği hiç olmamıştı zaten...

Karınca, ağaca nisbeten bir miktar daha özgür görünse de, o da eninde sonunda bir karıncaydı ve ne yapması gerekiyorsa onu yapacaktı. Yani gideceği tek bir yol, varacağı tek bir yer vardı karıncanın...

Yıldızlar, bütün ihtişamlarına rağmen, uzayda başıboş değil; Allah’ın tayin ettiği yörüngelerde yüzüyorlardı. Onların da yolları belliydi...

İnsan ise, hayatı boyunca, siyah ile beyaz kadar birbirinden farklı seçenekler; sağ ile sol, aşağısı ile yukarısı gibi birbirinin tam tersi yönlere giden yollar arasında dilediğini seçme konusunda özgür bırakılmıştı...

Ağaçlardan, karıncalardan, yıldızlardan farklı olarak, insanın özgür bir iradesi vardı.

İyilik ile kötülük arasında,

Yapmak ile yapmamak arasında..

Gitmek ile gitmemek arasında..

Doğru ile yanlış arasında..

Adalet ile zulüm arasında..

Helal ile haram arasında..

Günah ile sevap arasında..

Ve hatta Allah’a iman etmek ile inkâr etmek arasında, dilediğini tercih edebiliyor; tercih ettiği yollardan gidiyor ve hayatını kendi iradesi ile yaptığı bu tercihlerle geçiriyordu...

İşte bizim kaderimiz, böyle bir kaderdi...


•••


(ÖZKAN ÖZE'nin çocukların (9+) iman esasların dair akıllarına takılan belli başlı sorulara cevap verdiği MERAK EDİYORUM DİZİSİ'nin 6. kitabı KADERİ MERAK EDİYORUM'dan alınmıştır...






Çizim: Sevgi İçigen

0 görüntüleme