İyi Kalpli Yergösterenin Ölümü

En son güncellendiği tarih: Tem 30





On bir yaşındaydım. Kurban bayramıydı. Harçlık koparmak telaşı ile öptüğüm ellerin sayısı elliyi geçmişti. Dönüp dolaşıp aynı adamların ve boyalı toynaklı tombul teyzelerin ellerini öpmeye başlayınca, piyasanın arz talep dengesinin bozulduğunu anladım.


– Az önce öptün ya çakaaal!

– Harçlık vermiş miydin?

– Ya! Ya! Dooh! Vermiştim ya?

– Kaç lira

– Sıvansih!

– Hah?

– Yirmi!

– Bi bakayım; burda yirmi yok ama?

– Bi onluk, iki de beşlik olacaktı.

– Haaa! Tamam o zaman. Baklava verdiler mi sana, yedin mi? Yemediysen getireyim mi?

– Benim şekerim var!

– Ne şekeri? Akide şekeri mi?

– Diyabet diyorlar yavrum.

– Ooo Alman şekeri! Alırım bi adet.

– Dalga mı geçiyosun eşoğlueşşek sen benle!

– Babama söylerim ha!

–Tamam tamam! Al şunu da git!

– Bu ne bu?

– Dooçemark! Alaman parası!


Cukkada bir değil on sinema biletine yetecek para ve beş dooçemark birikince, ne teyzeyi halayı, ne bayram münasebetiyle, “çok prensipli gavur” Herr Ausbildungsmeister’inden yalvar yakar izin koparıp Almanyalardan gelen gurbetçi enişteyi, ne de, olura olmaza, “Ya! Ya! Naturlich!” diye cevap veren ve bahçedeki kazma sapını ellerine alıp uzun uzun inceledikten sonra, “Bundan ne güzel nunçaku olur la! Uvaaaaah! Uvaaaah!” diyerek birbirlerinin kafasına böğrüne vuran, bön ama enine boyuna besili çocuklarını gözüm görmez oldu.

Annemin, ortalıktan sessizce sıvışacağımı anlayıp, alelacele elime tutuşturduğu yarım ekmek taze kavurmayı bir pelikan telaşı ile gömdüğüm gibi hepsini atlatıp, soluğu Büyük Saksonyalılar Sineması’nın önünde aldım.

Cebimde para, sinemada “zombili” bir film vardı. Acaba bu zombi de neyin nesiydi? Hiç bir fikrim yoktu açıkcası. Ayrıca o kadar önemli de değildi! İki film birden beş kâğıttı!

Filmin birazdan başlayacağını haber veren zilin çalmasıyla birlikte, çimento suratlı büfecinin büfesinden kıvır zıvır almaya çalışan ve çoğu bayram izni için kışlalarından salıverilmiş hâkî renkli tek tip kaba kumaş elbiseleri ve palaskalarına tıkıştırdıkları kepleri ile sabırsız askerlerden oluşan seyirci kalabalığı, “Hülouuuğ!” diye salona doluştu. Çimento suratlı büfeci, alayının arkasından, burada yazamayacağım, aslında hiçbir zaman, hiçbir yerde yazamayacağım birtakım fena sözler salladı. Kimisinin elinde yağlı açma ile sadeli gazoz vardı. Kimisi de koca bir külah çekirdeğe, aç bıldırcınlar gibi dalmıştı.

Ezilirim korkusu ile ben geride kaldım. Sonra ışığına kadar paslı el feneri ve badana fırçası gibi kalın yağlı bıyıkları ile salonun sigara dumanı kokan pis siyah kadifeden kapı perdesini aralayan yergösteren, beni ilk bulduğu boş yere çökertti.


– Burası çok geri, göremiyom.

– Çöh çöh! Filim başladi gahma yerinden!


Yergösteren, benim için önemli bir adamdı. Ona saygı gösterir ve ondan korkardım. Doğrusu bunun için yeterince sebep vardı. Çünkü bu acımasız yergösteren, zaman zaman film aralarında gelir, ben ve benim yaşımdakileri ensesinden tuttuğu gibi sinemanın dışına atıverirdi.


– Haydin yürin gidin eviıza. Dersiiz neyiiz yoh mi? Mehtepten mi kaçtıız neettiiz?


Gişedeki biletçi, yergösterene kızsa da, yergösteren yine de bildiğini okurdu.


– Dayı bıraksana çocukları ya!

– Aha habu fenari görimisan, onu ağzıa çahtım mı, gan çıhartırım ordan imansızin oğli!


Yergösteren, salonu şöyle yalancıktan bir gözden geçirdi. Sonra kapının perdesini çekip gitti. İçerisi karanlığa gömüldü. Büyülü fenerin ışıkları yandı ve beş dakika kadar sonra, Büyük Saksonyalılar Sineması’nın dev perdesinde ilk zombi, çirkin hırıltılar eşliğinde kendini gösterdi.

Ben önceleri zombileri hastalanmış ve hastalıktan akıllarını başlarını yitirmiş zannettim. Meğer, resmen ölmüşler de haberleri yokmuş!

Bu kadar olsa iyi tabi. Yürüyen bir ölünün ortalıkta “Hedeeeüğ! Hödeeeeüüğ!” diye dolaşması her ne kadar rahatsız edici olsa da, hiç değilse zararsızdı. Ancak zombilerin normal sıradan vatandaşları yemek gibi bir alışkanlıkları vardı. İşte o çok fenaydı.

Büyülü fener, kıpraşa kıpraşa çakıyor, arada bir donduğunda askerler hep bir ağızdan “Maginiiizt! Maginiiizt!” diye bağırıyorlardı.

Zombiler ise, peşlerini düştükleri sağlıklı sıhhatli insanları, özellikle de tombalakları yakaladıkları yerde parçalayıp yemekten başlarını kaldıramaz haldeydiler.

Midem bulandı, içim burkuldu, gözlerim karardı, düşeyazdım. Âniden ortaya çıkan zombilerden ötürü oturduğum yerde kaç kere zıpladım korkudan. Kahraman adamların bu beter zombilerle kıran kırana mücadele etmelerine, ellerine geçirdikleri şeylerle, zaten ölmüş olan zombileri, bir kere daha öldürmek ve ölü olduklarına iyice iknâ etmek için, kafalarına kafalarına vurmalarına sessizce tezahüratta bulundum.

Eğlendim mi? Çok eğlendim. Sinemada neredeyse memleketin her köşesinden gelme bir asker vardı. Ve işin asıl eğlencesi de buradaydı...


– Bak geleya! Bak geleya! Aha geldi.

– Tayfır, ben bakamecem ne oldu be ya?

– Abe böbrekten girdi ona, peh peh peh!

– Tayfır! Topraaam, Çaavuş nerde be ya?

– Elaya gitti.

– İdrus habula nedur?

– Zombidur!

– Olar ölmiş mi?

– Ölmüşler de pilmeyiler oni?

– Hirtlağuna közüne, kömsunlar oları da!

– Heee oldi!

– İdrus!

– Ula bi sus!


Zombili bir film seyretmenin tuhaf bir tarafı vardı. Önceleri korkuyordunuz ama sonra acayip eğlenmeye ve gülmeye başlıyordunuz. Ben de de öyle oldu. Korkudan ne kadar tırstıysam, daha fazlasını güldüm.

Nihayet ışıklar yandı ve film arası verilince, herkeslerden önce yerimden fırlayıp ikinci yarıda çekirdek çıtlatanlar korosuna katılmak için, o çimento suratlı büfeciden bir külah çekirdek aldım. Arkamdan bir bölük dolusu asker geldi. Tam yerime oturmak üzereydim ki, yaşlı yergösteren, karşıma, filmdeki zombilerin aynısının tıpkısı bir suratla dikildi ve beni ensemden tuttuğu gibi çeke sürükleye dışarıya çıkardı.


– Ama ya daha film bitmedi ara verildi.

– Bitti uğlum bitti! Işıh yandi, filim artıh bitti! Bitmesiyde şerit kopındı! Mahine göstermir filim yondi mahina bozındı. Aha mahinist bah! Gidir bah! Bah!

– Gitmiycem! İkinci yarıyı seyredicem!


Yergösterenin yaşlı gözleri bir anda beyazına kadar kızardı ve bana öyle korkunç baktı ki, onu bu haliyle hiç makyaj yapmadan zombi olarak filmlerde oynatabilirlerdi. Direnmenin bir anlamı olmadığını anladım. Daha doğrusu korktum ve çekirdek külahımı cebime tıkıştırıp arkama bile bakmadan çıktım salondan. Ben giderken, içeriden bed bir ses, “Parça başlıyo parçaaa!” diye bağırdı. Aynı anda o bir bölük asker, cephede hücuma kalkmışcasına salona doğru “Hülouuuğ!” diye garip böğürtüler çıkararak koştu.

Neler olup bittiğini anlamamıştım. Yergösterene öfkeliydim. Bir daha da o sinemaya hiç gitmedim. Kısa bir süre sonra onun Büyük Saksonyalılar Sineması’nın küflü deposunda, eski film afişlerinin, kopmuş yanmış film rulolarının arasında öldüğüne dair bir haber, bütün şehre yayıldı. Aslında kimsenin yergöstereni önemsediği falan yoktu. Haber, sinemanın aç gözlü patronunun, zavallı yergösterenin elinde, pilleri iyice zayıflamış cılız ışığı ile titreye titreye sönmeye çalışan o paslı el fenerini görünce, “Madem ölecek, insan bi feneri kapatır da öyle ölür değil mi? Bak pili pitmiş fenerin!” dediğine dair komik ama komik olduğu kadar da trajik bir dedikodunun peşine takıldığı için böyle yayılabilmişti...

Uzun yıllar sonra sinema kültürü ile ilgili bir kitabı karıştırırken, o ışığına kadar paslı fenerli, badana fırçası gibi kalın ve yağlı bıyıklı yergösterenin, beni ve benim yaşımdakileri, sinemadan apar topar çıkartıp dışarıya atarak nasıl bir ahlâksızlıktan uzaklaştırmaya çabaladığını anladım. Ve zerre kadar iyilik yapmış herkesin karşılığını alacağı yere, böyle sersefil ve böyle garip bir şekilde göçüp gitmiş yergösterenin peşinden, geç kalmış bir Fatiha gönderdim...


•••


Özkan Öze'nin TARIK USLU ismi ile yazdığı çocuklar için popüler bilim kitapları ACAYİP ŞEYLER DİZİSİ'nin 14. kitabı ŞU ACAYİP KARINCALAR'dan alınmıştır.





illüstration: Ceyhun Şen

0 görüntüleme