Görünüşe Aldanan, Aldanır!



Bundan nefret ederdim. Ama Filozof sayesinde fikrim değişti. Çünkü o sık sık albümleri, fotoğraf kutularını çıkarır, masanın üzerine yığar, daha önce hiç görmemiş ya da uzun zamandır el sürmemiş gibi hepsini tek tek itina ile sıraya sokar ve bazılarına uzun uzun, hüzünlü bir tebessümle bakardı...

Birkaç kere ona, “Eski fotoğraflarıma bakmaktan hiç hoşlanmıyorum!” dedim. Bana her seferinde aynı cevabı verdi: “Yeterince eskimedikleri içindir...”

Bazı fotoğrafları alelacele diğerlerinin arasından çekip aldığını ve bakılmışların arasına kattığını fark etmediğimi sanıyordu ama fark ediyordum. Bunu neden yaptığını bilmiyor da değildim. Onlar bizimkilerin fotoğraflarıydı. Ben sonradan, gizli gizli bakıyordum o fotoğraflara. Tıpkı Filozof gibi, hüzünlü bir tebessümle... Ve o da, kesinlikle bunu anlıyor olmalıydı.

Size Filozof hakkında hiç söylemediğim bir şeyi söyleyeyim mi? O çok güzel! Daha doğrusu bir zamanlar çok güzelmiş.

–Vaovvv!

–Ne oldu?

–Trençkot, antilop derisi çizmeler ve puantiyeli bir fular! Bu, sen misin?

–1968’deki benim.

–Sensin yani?

–Neden bu kadar şaşırdın, anlamıyorum.

–Çok güzelmişsin.

–Mişim öyle mi?

–Tamam tamam, hâlâ güzelsin.

–O çizmelerin antilop derisi olduğunu da nereden çıkardın?

–Bilmem.

–Serseri. Nasıl da uyduruyorsun? Korkarım sende yazar kumaşı var.

–Bu korkulacak bir şey mi?

–Bu büyük bir lütûf ve her büyük lütûf gibi ağır bir mesuliyeti olacak...

–Filozof.

–Efendim?

–Bu kadar güzel olmak nasıl bir şey?

–Bu kadar yakışıklı olmak nasıl bir şey peki?

–Ben nerden bileyim? Bu soruyu Kıvanç Tatlıtuğ’a falan sormalısın.

–O da kim?

–Yuh! Tanımıyor musun?

–Yoo...

–Filozof.

–Efendim?

–Sence ben yakışıklı mıyım?

Filozof şaka ile de olsa yalan söylemezdi! Fakat her doğruyu da her zaman söylemezdi. Söyleyeceği zaman da kullanacağı kelimeleri incelikle seçerdi. Çünkü insanları kırmak, onun yapmak isteyeceği en son şeydi. Fakat bana karşı bazen fazla gerçekçi davrandığı oluyordu. Tabii, bunun fazla olduğunu düşünen bendim. Filozof’a göre ise bu bir, “demir tavında dövülür” meselesiydi. Günün sonunda genellikle kârlı çıktığımı düşünürsek, elbette haklıydı...

–Sana bir soru sordum.

–Ne?

–Sana bir soru sordum ama cevap vermedin. Söylesene ben yakışıklı mıyım?

–Henüz gelişimini tamamlamamış bir ergen için fena sayılmazsın. En azından genetik potansiyelin var. İlerleyen günler ne gösterir bilemem ama...

–Kalbimi kırdın Filozof.

–Ne dememi bekliyordun Çaylak?

–Hiç... Ortalığı yakıyorsun desen de inanmayacaktım zaten.

–Bu senin için çok mu önemli? Yakışıklı olmak...

–Herhalde!

–Neden?

–Çünkü bu önemli!

–Nesi önemli?

–Yakışıklıysan iyisin demektir!

–Hangi konuda?

–Ha?

Filozof, bana böyle hiç beklemediğim bir soru sorduğunda muzipçe gülümser, dudaklarının her iki yanında, bir meleğin kanatlarını hatırlatan tatlı çizgiler belirirdi.

–Nasıl hangi konuda Filozof? Yakışıklıysan iyisindir işte. Kendini iyi hissedersin ve herkes seni iyi bilir. Özellikle de...

–Özellikle de ne? Ya da kim mi demeliydim acaba?

–Bak ya! Anladım ben senin ne demek istediğini.

–O zaman bana da anlat, ben de anlayayım! Yakışıklıysan ya da güzelsen, bu hangi konuda iyi olduğunu gösterir Çaylak? Mesela akıllı biri olduğunu gösterir mi?

–Yok ama...

–Çalışkan biri olduğunu gösterir mi peki? Peki ya dürüst? Peki ya ahlâklı?

–Ne alâkası var Filozof?

–Yakışıklı bir adam gördüğünde, bana onun kesinlikle cesur biri olduğunu söyleyebilir misin? Güzel bir hanımefendi için, “Bu kadar güzel olduğuna göre empati kabiliyeti kesinlikle yüksek olmalı?” diyebilir misin?

–Bunu biraz düşünmem lazım.

–Boş boş düşünme. Kalk da çaylarımızı doldur hadi!

–Bana hep zor sorular soruyorsun Filozof. Ama ben sana kolay bir soru soracağım.

–Sor hadi.

–Bademli kurabiyelerden kaldı mı?

Kalbim kırılmış falan değildi. Aynaya baktığımda ne gördüğümün gayet farkındaydım ben. Gözlüklerimi çıkardığımda hafif şaşı oluyordum. Kulaklarım biraz kepçeydi. Kollarım ve bacaklarım güçsüzdü. Solucan kadar zayıftım ve boyum da bir türlü uzamıyordu... Sesim ise belki bir süre sonra değişecekti ama bir saksağanınki kadar çirkindi. Sivilcelerim vardı. Ve her geçen gün sayıları artmaktaydı.

Saçım da iki tepeliydi. Onları ne tarafa taramam gerektiğine bir türlü karar verebilmiş değildim. Bütün bunlar yetmezmiş gibi terlediğimde fare ölüsü gibi kokuyordum.

Şükürler olsun, gülerken ya da konuşurken içerisi görünen bir ağzım yok. Dişlerim bir kunduzun dişlerine benziy