Cyrano de Bergerac’ın Müthiş Alamet-i Farikası!


(Gérard Depardieu'nun Cyrano de Bergerac rolü ile döktürdüğü,

1990 yapımı filmden, Valvert'e ayar verdiği sahne...)

AÇILIŞI Marcell Proust ile yaptık diye mi bilmem söz yine bir Fransız’a geldi. Oysa kokular ve burun ile ilgili bir kitapta, ben dünyaya güzel kokmayı öğreten Müslüman bilim adamları ile şöyle muhteşem bir açılış yapmayı hayal etmiştim hep. Olmadı. Proust’un çayına batırdığı madlen, iyice yumuşayıp dibe çökmeden, onu oradan çıkarmak icap etti. Hoş bize neydi sanki? Ne fışkı yerse yesin! O madlenin kokusuna kapılmasaydık eğer, 9. yüzyılın büyük bilgini Kindî’nin Kitab el Kimya el Itr yani Kokuların Kimyası kitabının Temizlik bölümünde verdiği, şu formül ile mis gibi bir giriş yapabilirdik.

“En iyi yasemin yağından bir ölçü alıp cam bir kaba boşaltın. Üzerine her bir ölçü için, bir ölçü naduh (hoş kokulu başka bir madde) ilave edin. Limon, elma kabuğu, çekirdekleri çıkarılmış ayva parçaları, toz haline getirilmiş sandal ağacı, kurutulmuş kırmızı gül, taze mersin ağacının dalları, yabanî kekik, taze fesleğen bir miktar da limon özü ilave edin. Üzerini kapattıktan sonra her gün bir iki defa karıştırın. Fevkalade keskin ve hoş bir kokusu vardır. Süzerek bir şişeye doldurun ve içine de iki parça misk atın. Baş döndürücü bir koku olacaktır aman dikkat edin!”

Nasıl ama? Okurken bile insanın burnuna ferah ve temiz bir koku geliyor değil mi? Gelir! İnsanlar Ortaçağ’ı, dünyanın her yerinde, Avrupa’daki gibi karanlık ve pis kokulu bir dönem sanıyorlar! Oysa aynı asırlarda yıldızlar gibi ışıldayan pek çok Müslüman şehrinde, Basra’da, Kufe’de, Bağdat’ta, Nişabur’da, Buhara’da mesela... imbiklerden sebilhane çeşmeleri gibi damıtılmış gül ve yasemin yağları akıyor; gençler, buhurdanlıklarda zihin açıcı tütsülerin yakıldığı medreselerde, çatır çatır kimya çalışıyordu...



Cyrano da kim be?

Aslında ben, tiyatrodan pek hoşlanmam. Hayatım boyunca üç beş kere tiyatroya gittiysem de, biri hariç diğerlerinden hiç haz etmedim. O biri de Edmond Rostant’ın muhteşem oyunu, Cyrano de Bergerac’tır.

Sabri Esat Siyavuşgil’in, eserin Fransızcasını okuyanlara,“Valla Türkçesi orjinalinden daha şahane!” dedirten harikulade tercümesi ile bu oyun, gerçekten keyifli bir seyirliktir şimdi itiraf edeyim. Ancak benim Cyrano’yu çok seviyor olmamın sebebi, bizzat Cyrano’nun kendisidir.

Ah Cyrano! Zavallı...

İyi de, ŞU ACAYİP BURUNLAR gibi bir kitapta, ben neden Cyrano’yu hatırlayıverdim?

Neden olacak? O muhteşem “burun tiradı” yüzünden!

Cyrano de Bergerac, mangal gibi yüreği olan bir silahşördür. Herkes onun kılıcından çekinir. Kılıcı ne kadar keskin ve sivri ise dili de öyledir. Lafını esirgemez, “Aman başıma bir iş gelmesin, çenemi tutayım azıcık.” demez, hak edeni gördü mü, yapıştırır lafı.

Fakat Cyrano, asla bir zorba değildir. O dünyanın en hassas ve en kocaman kalpli adamlarından biridir. Bir şairdir, bir söz ustasıdır. Mangal gibi yüreğindeki ateş kimseyi yakmaz fakat kendi halinde için için yanar. Ve Roksan’a fena halde aşıktır. Ancak aşkını bir türlü söyleyemez, çekinir. Çünkü onlarca insanın arasında bir anda fark edilecek, “Aha şu gelen Cyrano değil mi?” dedirtecek müthiş bir alamet-i farikası yani onu başkalarından hemen ayıracak bir özelliği vardır:

Ölçsen en aşağı bir karış, tartsan nerden baksan bir batman gelen o devasa bir burun!

Bir gün,Valvert adında kibirli bir asilzade, Cyrano ile dalga geçmek için, düşünür düşünür ama biraz kıt akıllı olduğundan, zekice bir cümle bulamaz ve sadece, “Burnunuz çok büyük çok!” demeyi becerir.

Cyrano, karşısındakinin kalın kafalı bir terbiyesiz olduğunu hemen anlar; onu oracıkta kılıcını çekip hacamat etmek yerine, kılıcı kadar keskin dili ile yerin dibine batırmayı tercih eder.

Valvert: Siz! Sizin burnunuz... Burnunuz... Çok büyük. Çok!

Cyrano: Hepsi bu mu?

Valvert: Evet.

Cyrano: Bu kadarı az delikanlı! Asıl iş edada.

Mesela bak, hoyratça, “Burnum böyle olsaydı mösyö, mutlak dibinden kestirirdim!”

Dostça, “Yana yatmaz mı? Senden önce davranıp kadehe batmaz mı?”

Tarifle, “Burun değil bir kere, coğrafyada böylesine dağ denir, dağ değil, yarımada!”

Mütecessis, “Acaba ne işe yarar bu alet? Makas kutusu mudur, divit midir, izah et?”

Zarifhane, “Kuşları sevdiğiniz besbelli! Yorulmasın diye yavrucaklar, temelli tünek kurmuşsunuz!”

Müdebbir, “Aman yavrum! Bu ağırlıkla yere düşmenden korkuyorum!”

Müşfik, “Yaptırın ona küçük bir şemsiye, yazın fazla güneşten rengi solmasın diye!”

Âlimane, “Görmüşüm Aristophanes’de belki Hippocampelephantocamelos adındaki hayvanın burnu gayet büyükmüş! Sen ne dersin?”

Nobran, “Zaten bilirim, sen misafir seversin; bu şapka asmak için mükemmel icat!”

Şairane, “Ey burun, bütün cihana inat, seni baştan aşağı nezle etmeye kaadir tek rüzgâr bulunamaz, karayel müstesnadır!”

Safiyane, “Abide ne günleri gezilir?”

Köylü, “Vış anam! Bu ne? Bilmem guş muh, balık mıh? Yoğusa tohuma kaçmış bir salatalıh mı?”

Olsaydı biraz nükte, biraz malumatınız, işte karşıma geçer bunları sayardınız. Fakat sizde nükteden eser yok zerre kadar, neyleyeyim Cenab-ı Hak ihsan buyurmamışlar! Zaten bir parça icat kudreti olsa bile, böyle seçkin, muhterem huzzar önünde hele, bana bu şakaları yapmazdınız elbet. Ağzınızdan çıkmaya daha olmadan kısmet bunlardan bir tekinin en ufak başlangıcı, karşınıza çıkardı Bergerac’ın kılıcı!

Nefes almak mı? Koku almak mı?

Herkes burnun koku alma organı olduğunu bilir ancak—ister Cyrano’nunki gibi bir karışa iki batman olsun, isterse düğme kadar minicik—bir burnun sadece %5’i koku alma işinde görevlidir! Geriye kalan %95’i ise, nefes alıp vermeye, özlemekten sızlamaya ve başkalarının işlerine sokmaya yarar!

Burnun asıl büyük görevinin nefes alıp vermek olduğunu en iyi nezle olduğumuzda anlarız. Çünkü burnumuzun içini kaplayan mukoza yani sümük salgılayan zar, virüsler yüzünden şişer ve her zamankinden çok daha fazla sümük salgılamaya başlar. Bu yüzden burnumuz tıkanır.

Kâğıt mendiller, peçeteler falan bir noktadan sonra kâr etmez; bir rulo tuvalet kâğıdı ile dolaşmaya başlarız ama nafile! Tıkanan burun, nezle geçip gidene kadar eski haline dönmez. İşte bu süre içinde, karabatak kuşları gibi gagası bi karış açık ortalıkta dolaşan, hele hele de bu şekilde hırlaya horlaya uyumaya çalışan herkes, ağzından değil, aslında burnundan nefes alıp verdiğini fark eder...

Biraz kemik, biraz kıkırdak

Burnumuz en kaba ifade ile kemik ve kıkırdaktan yaratılmıştır. Ona asıl şeklini veren burun kemikleri iki parçadır ve üstten alın kemiğine yanlardan da yanak kemiklerine sapasağlam bağlantılarla tutturulmuştur. Sağlam bir darbe almadığımız sürece kolay kolay kırılmaz.

Burnun ucu ise kıkırdak bir yapıdadır. İyi ki de öyledir! Çünkü burnun ucu, yüzümüze gelecek sert darbeleri ilk karşılayacak noktadır.

Eğilip bükülebilen bir kıkırdak olduğu için yamulur, çeşme gibi kanar ve çok can yakar belki ama bi top çarpmasıyla çatırt diye kırılmaz. Ve hemen kendisinden sonra başlayan sert kemik dokuyu da bir miktar korur.