Çocuklar Allah'ı Sorduğunda...



Basit bir nezaket kuralı vardır. Kiminle konuşuyor olursak olalım, “anladın mı?” diye sorulmaz; “anlatabildim mi?” denir. Bu basit kural, özellikle söz konusu çocuklar olduğunda, neredeyse hiçbirimizin umrunda olmuyor...

Çocuklarla konuşurken, sorularına en doğru cevabı verdiğimizden, yahut anlamalarını beklediğimiz bir konuyu—eskilerin tabiri ile efradını cami, ağyarını mani bir şekilde—yeterince anlatabildiğimizden o kadar eminizdir ki, “Anlatabildim mi?” diye sormak, aklımızın ucundan bile geçmez.

Hemen her zaman “Anladın mı?” deriz. “Bak anlamadıysan bir kez daha anlatayım. Ama sen de iyi dinle kerata!” Ve eğer ortada onca çabalamalarımıza rağmen anlaşıl(a)mayan bir nokta varsa, bu kesinlikle küçük muhataplarımızın anlama kapasitesinden kaynaklanmaktadır. Yoksa biz, ne de güzel anlatmışızdır!

Belki de sırf bu sebepten, çocuklara Allah’ı anlatmanın, hep zor, çok zor olduğu söylenir.

Çocukların anlama kapasitelerinin henüz bu tür bir konunun kavramlarını yahut böyle bir sorunun cevabını idrak edecek derecede olgunlaşmadığı buyrulur. Mesela, pedagoglar, soyut düşünce ve somut düşünce gibi bir takım kavramların, belli yaş eşiklerinden geçildikten sonra ancak geliştiğini söylerler vs…

Çocuğu olan, yahut çocuklarla vakit geçiren herkes, bunların büyük miktarda hakikat olduğunu bilir.

Çocuklar için yazan bir yazar olarak ama daha da öncesi, iki çocuk babası bir yetişkin olarak ben de süt çocuğuna külbastı verilmeyeceğini bilirim. Fakat bu, en klişe tabir ile madalyonun sadece bir yüzüdür. Ve öteki yüzde anne, baba, eğitimci, hoca, pedagog yahut yazar bütün yetişkinlerin, samimiyetle cevaplaması gereken başka bir soru vardır:

“Anlatabildik mi de, anlamadılar?”

Gerçekten, anlatabildik mi? Emin miyiz?

Küçük muhataplarımızın akıl ve kalplerine aynı anda hitap edecek, onların ilgisini diri tutacak, merak ettiklerine pişman ettirmeyecek bir dil kullandık mı?

Beyaz ve uzun harmaniyesinin ucunu havalı havalı omzuna atmış bir Antik Yunan filozofu gibi kurulduğumuz koltuklardan aşağılara doğru seslenirken, hevesle açılmış umut dolu o iri gözlere bekledikleri cevabı verebildik mi?

Yoksa onları engin ve zengin bilgi birikimimizin ağırlığı altında ezim ezim ezip, bir güzel tatmin mi olduk?


En incitici cevap


Anne babalar sürekli çocuklarının ne kadar akıllı uslu oldukları ile övünürler ama onlar büyürken, akıllarının da büyüdüğünü kabul etmeye her zaman yanaşmazlar. Özellikle de çocuklar haklı olduğunda…

Bana göre bir çocuğun sorularına karşılık olarak alabileceği en berbat ve en incitici cevap şudur: SEN DAHA ANLAMAZSIN!

Neden daha anlamayacakmış acaba?

Neden, söyler misiniz?

Böyle bir cevaba maruz kalan çocukların gözlerindeki üzüntü ve hayal kırıklığı ile birlikte tuhaf bir şaşkınlık da görürsünüz.

Bu, o an için dile getiremese de, “Sorusunu sorabildiğim bir şeyin cevabını neden anlamayayım?” şaşkınlığıdır!

Soyut ya da somut düşünce gelişiminin eşikleri gibi pedagojik terimleri ezberden tekrar edip onların arkasına sığınmaktan vazgeçelim artık. Eğer bir çocuk, Allah’a dair bir soru sorabiliyorsa, onun cevabını da anlayabilecek olgunluğa erişmiş demektir. Ya da en azından sorabildiği sorunun, onun aklının ve kalbinin anlayabileceği bir cevabı mutlaka vardır.

Mesele bizim o cevabı çocuğumuza verebilecek donanımda olup olmamamız meselesidir. Hadi çekinmeden itiraf edelim; çocuklarımızın Rableri hakkında sordukları soruların cevaplarını aslında biz de tam olarak bilmiyoruz.

Çocuklar sorularını hep, uzun süredir merak etmediğimiz ve tembellik edip çalışmadığımız yerlerden soruyorlar...

Belki de onların Allah hakkında sordukları soruların bizi bu kadar huzursuz etmesinin asıl nedeni, aklımızın ve kalbimizin derinliklerine gömüp unutmaya çalıştığımız soruları, Rablerine karşı hissettikleri o saf ve katışıksız merakları ve bizimkisi ile kıyaslanamayacak kadar meleksi imanları ile sorup, bize durduk yerde hatırlatmalarıdır.

Bu, Rabbimizin minicik çocukların elleri ile akıl ve kalbimizin kapılarına kadar bıraktığı pırıl pırıl bir davettir aynı zamanda, bir fırsattır.

Allah’ı tanıma ve bilme yollarında nicedir bir mesafe kat edememişler için yepyeni bir “marifetullah” macerasına çıkış biletidir...


“Bilmiyorum!” diyebilmek


Aslına bakarsanız hiçbir çocuk annesinin ya da babasının ve hatta öğretmeninin “Bilmiyorum!” demesinden, onların zır cahil boş tenekeler oldukları gibi bir sonuç çıkarmaz.

En azından sorusunun bir cevabı olduğunu, fakat onların bu cevabı “henüz” bilmediklerini ama isterlerse öğrenebileceklerini düşünür. Bunda utanılacak ne var anlamıyorum doğrusu!

İnsan bir şeyi bilmiyorsa rahatlıkla “bilmiyorum!” diyebilmeli.

Ve kimse her şeyi bilemeyeceğine göre, herkesin “Bilmiyorum!” diyeceği yığınla şeyleri olmalı!

Eğer kek yapmanın çocuklarınızın Allah’a dair sorularına cevap vermekten daha kolay olduğunu zannediyorsanız yanılıyorsunuz! Şunu kesin bir iman ile söylüyorum ki, bir çocuğa evde bir dilim bile kek kalmadığını anlatmak, “Allah’ı neden göremiyorum?” sorusuna cevap vermekten çok daha zordur...

Ama eğer “Sen daha bu konuları anlamazsın” diyerek sıvışmayı ve çocuğunuzu fena halde incitmiş olmanın yanı sıra, hayatı boyunca sorabileceği sorular içinde en çok sorma hakkı olanlardan biri ile baş başa ve cevapsız bırakmayı tercih ediyorsanız, o başka...

Çocukların sorularının bazen çıldırtıcı olabileceğini kabul ediyorum.

Fakat onların neden Allah hakkında böyle “tuhaf” sorular sorduklarını anlamaya çabalarsanız, durumun aslında hiç de o kadar tuhaf ve o kadar çıldırtıcı olmadığını da anlamış olursunuz...



Elbette soracaklar!


Zaman zaman çocuklarının Allah hakkındaki soruları karşısında korkan, paniğe kapılan anne babalarla karşılaşıyorum ve genellikle onlara şunu söylüyorum:

“Bu harika bir şey! Ne yani Allah onu sırf bunun için yaratmışken, çocuğunuz Rabbini merak etmesin mi? O’nun hakkında sorular sorup, tanımaya ve bilmeye çalışmasın mı?”

Çok yakın bir ahbabımın eşi, çocukluğunda annesine, Allah hakkında her çocuğun merak ettiği sorulardan birini sormuş. Ve cevap beklerken suratının ortasına okkalı bir tokat yemiş!

Aramızda Allah hakkında sorular soran çocuğuna tokadı yapıştıracak olan tek kimse bile yoktur eminim. Ama “Haşaaa!” ile başlayan tokat gibi bir cevap verenimiz çoktur.

Daha doğrusu “güya” bir cevap verdiğini zannedenimiz...

Oysa anne ve babalar çocuklarının ilk kez, bardaktan su içtiği, ilk kez ayağa kalkıp bir adım attığı, ilk kez “anne” ya da “baba” dediği tarihleri, süslü püslü hatıra defterlerine ya da sağdan soldan beleşe gelmiş ajandalara büyük bir sevinçle not ettikleri gibi, Rableri hakkında ilk kez bir soru sordukları günü de, not etmeli değiller mi?

Gökyüzü neden mavi?


İnsanlar neden bazı şeyleri merak ederler ve merak ettikleri şeyler hakkında sorular sorarlar?

Bunun insanlar ve insanların merak ettikleri şeyler adedince cevabı vardır. Ama çocuklar söz konusu olduğunda neredeyse tek bir cevabı...

Belki biraz üstlerine giderseniz ite kaka farklı bir takım cevaplar koparabilirsiniz onlardan; mesela mavinin en sevdikleri renk olduğunu falan söyleyebilirler. Ama çocukların sorularının en gerçek sebebi, çoğu zaman sadece, saf ve katışıksız bir merak ile merak ediyor olmalarıdır!

Size gökyüzünün neden mavi olduğunu soruyorlarsa mesela, tek dertleri, gökyüzünün neden mavi olduğunu öğrenmektir.

Çünkü gökyüzünün bütün o öteki renkler arasından mavi oluşu—bu bilginin kendisine sağlayacağı hiçbir fayda beklentisi olmadan—onlar için tek başına merak etmeye değer bir konudur. Ama asıl merak etmeye değer buldukları, kelimelerle ifade edemeseler de, onu kimin böyle maviye boyadığıdır!

Gökyüzünün neden mavi olduğuna dair sorunun altında yatan asıl tahrik edici sebep de budur.



Asıl saik


Peki ya size Allah’ı neden göremediklerini soruyorlarsa?

Ya da Allah’ın nerede olduğunu...

Veya Allah’ın ne kadar büyük olduğunu...

Kime ya da neye benzediğini...

Her şeyi, mesela kedileri nasıl yarattığını...

Her şeyi yaratırken yorulup yorulmadığını...

Geceleri uyuyup uyumadığını...

Eminim pek çoğunuz bu satırları okurken her cümleden sonra kocaman bir “Hâşâ!” demişsinizdir. Doğrusu ben de yazarken içimden sürekli “Hâşâ! Hâşâ!” deme ihtiyacı hissettim. Fakat bir çocuk bu sorulardan birini sorduğunda, ona kesinlikle “Haşa!” ile başlayan bir cevap vermeyeceğimden de eminim.

Bu ve buna benzer pek çok sorunun cevabını, doğrudan çocuklarla konuştuğum başkaca kitaplarda, elimden geldiği kadar, onların anlayabileceği bir dil ile uzun uzun yazdım zaten. Hâlâ daha bu tür konuları farklı yaş gruplarına göre yazmaya devam ediyorum.

Şimdi ise sizinle konuşmaktayım. Ve yapmaya çalıştığım şey, çocukların Allah hakkında sordukları sorulara cevap vermek değil; çocuklar Allah’ı sorduklarında, onları anlamaya çalışmak...

Çocukların Allah hakkında sordukları sorulara cevaplar vermeye çalıştığım Merak Ediyorum dizisine başladığımda, kendi kendime bazı çıkış noktaları ve kurallar belirledim. Bunlardan bir tanesi şöyleydi:

“Ne bir öğretmen gibi konuş, ne bir hoca gibi vaaz ver, ne de nutuk at!”

Bir başkası ise şöyle:

“Onların sorularına cevap vermeden önce kendine şunu sor:

‘Neden bu soruyu soruyorlar?’ Bu soruyu ona sorduran ASIL SAİK yani sevk edici ne?Asla doğrudan soruya odaklanıp alelacele cevap vermeye girişme! Böyle yaparsan cevap olarak önlerine bir bilgi yığını koymuş olursun. Bu sana kendini iyi hissettirebilir; ancak küçük okurlarının pek işine yaramaz! Onlara bilgi verme, onlara akıl verme, onlara bir cevap ver! Akıllarının ve henüz akılları ile arası biz yetişkinler kadar açılmamış kalplerinin aynı anda kabul edip, tatmin olacakları bir cevap…”

Bütün soru cümlelerinin sonunda bir soru eki ve bir de soru işareti bulunması sadece bir imla kuralıdır. Gerçek hayatta böyle bir şart yoktur.

“Kaç gün oldu aramadı...”

İşte size kırılmış bir kalbin dudaklarından, hüzünle dökülmüş, taş gibi ağır bir soru cümlesi! Sonunda soru eki yok, soru işareti yok! Teknik olarak, bu bir soru cümlesi bile değil ama içinde onlarca soruyu barındırmıyor mu?

“Acaba neden aramıyor?”

“Bu kadar mı kızdı?”

“Benim mi özür dilememi bekliyor?”

“Kimbilir şimdi nerede ne yapıyordur?”

“Başına kötü bir şey mi geldi acaba?”


Tıpkı bunun gibi, sonunda bir soru eki ve en kuyruklusundan bir soru işareti bulunan bütün cümlelerin de, gerçek hayatta illa “soru sorması” gerekmiyor!

Mesela telefonla aradığınız birisine “Geldin mi?” demek bir sorudur. Ancak kapıdan girip karşınıza dikildiğinde, “Geldin mi?” demenin, görünüşte bir soru gibi dursa da, aslında bir soru olmadığını herkes bilir.

Bunun gibi, “Niye dersini yapmadın?” cümlesini yazdığınızda sonuna soru işareti koymanız gerekir. Fakat söylerken, bir ünlemi kesinlikle daha çok hak eder! Çocuklarına bu soru görünümlü fırçayı atan ebeveynler, neredeyse aldıkları hiçbir cevabı kabul etmezler. Çünkü maksat, soru sormak ve bir cevap almak değildir.

Ve bir ateist, inatçı bir inançsız, “Ben Allah’ı neden göremiyorum?” diye sorduğunda, bu da aslında bir soru cümlesi değildir!

Kimse varlığına inanmadığı bir şey için “Neden göremiyorum?” diye sormaz. Bu yüzden ateistlerin “Ben Allah’ı neden göremiyorum?” ya da bu tarzda sorularının altında bir merak ve öğrenme isteği yoktur. Sadece kendi inançsızlığına çürük çarık da olsa bir dayanak, bir bahane bulma isteği vardır. Allah’ı göremiyor olmalarını, hâşâ O’nun yokluğuna bir delil olarak kabul ederler.

Tam da bu yüzden, ateistlerin dilinde “Allah’ı neden göremiyorum?” sorusu gerçek anlamda bir soru değildir. Cılız bir bahane, bir itirazdır.

Eğer gerçek anlamda, samimi bir arayışın ve merak edişin neticesinde sorulmuş olsaydı, ihtimal Hâdi-i Hakiki, böyle bir arayışı karşılıksız bırakmayacaktı...

Fakat bir çocuk “Allah’ı neden göremiyorum?” dediğinde, işte bu, kelimenin tam anlamı ile bir sorudur.

Çocuklar, Allah’ı akıllarının ve kalplerinin bütün samimiyeti ile merak eder ve görmek, merakı gidermenin bildikleri tek ve en kestirme yolu olduğu için, “O’nu görmek” isterler!

“Allah’ı neden göremiyorum?” sorusunu onlara sorduran ASIL SAİK, şüphesiz bir imanla inandıkları Rablerini merak ettikleri için, O’nu tanımak ve bilmek arzusudur.

İşte doğrudan soruya odaklanıp alelacele cevaba girişmeden önce bunu göz önüne aldığımızda, “Allah’ı neden göremiyorum?” sorusuna, bir çocuğun aklını ve kalbini tatmin edecek asıl cevabı verebilmenin yolunun, Allah’ı tanımak, bilmek ve O’na dair merak ettiği şeyleri öğrenmek için, O’nu gözleri ile görmesi gerekmediğini izah edebilmekten geçtiğini anlayabiliriz...

Madem öyle, Rabbini merak eden küçük bir çocuğun bu konudaki haklı hevesini birkaç cümle ile boğuntuya getirmek yerine, fırsat bu fırsat diyerek, onunla birlikte keyifli bir marifetullah yolculuğuna çıkmayı neden hiç aklımıza getirmiyoruz sanki?



Saçma soru yoktur!


AMA YANLIŞ SORU VARDIR! Ve eğer doğru bir cevap istiyorsanız, önce doğru bir soru sormalısınız. Çünkü yanlış bir soruya, doğru bir cevap vermek mümkün değildir.

Yanlış bir soru karşısında yapılacak tek şey sorunun neden yanlış olduğunu ortaya çıkarmaktır. Böylece soru da, soru(n) olmaktan çıkar.

Ve eğer bir soru, soru(n) olmaktan çıkarsa, bir bakıma cevaplanmış sayılır.

Eğer hâlâ daha ortalarda saçma sapan bir şeylerin döndüğünü hissediyorsanız, o zaman soruya değil, cevabınıza bakmanızı tavsiye ederim. Çünkü bir zamanların meşhur CNN programcısı Lary King’in de dediği gibi, “Saçma soru yoktur ama saçma cevap vardır!”

–Taşlar ne yer?–


Bana söyler misiniz, “Taşlar ot mu yer, yoksa et mi?”

Az önce size saçma soru yoktur dediğim halde, saçma bir soru sorduğumu düşünüyorsunuz değil mi?

Ama hayır! Bu soru saçma falan değil! Sadece yanlış bir soru.Ve yanlış bir soru olduğu için, ona doğru bir cevap veremeyiz. Yani ne “taşlar et yer” diyebiliriz ne de taşların “vejetaryen” olduğunu iddia edebiliriz.

Sadece, “Taşlar ne ot yer, ne de et! Taşlar cansızdır ve yemek içmek gibi ihtiyaçları olmaz!” diyebiliriz.

Peki ama bu sorunun beklenen cevabı mıdır?

Hayır bu sorunun beklenen cevabı değildir!

Bu sadece sorunun yanlış bir soru olduğunu ortaya koyan bir açıklamadır.

Ve bu açıklamadan sonra, “Taşlar ot mu yer, et mi yer?” sorusunu sormanın artık hiçbir mânâsı kalmadığı için, soru, soru(n) olmaktan çıkar.

Başta da dediğimiz gibi bir soru, soru(n) olmaktan çıkarsa, bir bakıma cevaplanmış sayılır!

Ama eğer bu tuhaf soruya “Böyle saçma sapan soru mu olur?” diye cevap vermiş olsaydık, hem bir cevap vermiş olmayacaktık, hem de soru, soru(n) olarak kalmaya devam edecekti.

–Melekler kız mı, erkek mi?–


İşte meşhur bir yanlış soru daha! Üstelik pek çok çocuğun sorduğu yanlış bir soru!

“Taşlar et mi yer, yoksa ot mu yer?” sorusundaki mantığı aynen bu soruya da uygulayacak olursak, vereceğimiz cevap, daha doğrusu yapacağımız açıklama şu şekilde olacaktır:

– Melekler ne kızdır ne de erkek. Onlar sadece melektir. Ama biz bunun nasıl bir şey olduğunu bilemeyiz. Bunu sadece melekler bilebilir. Tıpkı kuş olmanın, kelebek olmanın, fil olmanın, uykucu bir koala olmanın ya da sevimli bir balık olmanın, bir çiçek olmanın, bir ağaç olmanın nasıl bir şey olduğunu bilemediğimiz gibi....

Gördüğünüz gibi aslında yine beklenen bir cevap vermiş olmadık. Çünkü “Melekler kız mı erkek mi?’ şeklinde sorulan bir sorunun, “melekler kız” ya da “melekler erkek” şeklinde iki beklenen cevabı vardır.

Biz ise bu iki cevabı da kullanmadık, bir açıklama yaptık ve açıklamamız, “Melekler kız mı erkek mi?” sorusunun beklenen cevabı olmadığı halde, sorunun yanlış bir soru olduğunu ortaya çıkarmaya yetti.

Eğer sorumuz, “Kardeşin kız mı erkek mi?” şeklinde olsaydı bu doğru bir soru olacaktı. Ve bu doğru soruya “kız” ya da “erkek” şeklinde bir cevap verebilecekti...

–Kırılgan cesaret–


Çocuklar, özellikle Allah hakkında bol miktarda yanlış soru üretebilirler.

Biz büyükleri, en çok ürküten ve korkutan da bu yanlış sorulardır.

Bir anda soğukkanlılığımızı yitiririz, gözlerini iri iri açmış afacanlar, sanki bunu hissetmişçesine bastırır da bastırırlar.

Bu yanlış sorulara “doğru” hatta “en doğru” cevapları vermek için kıvrandıkça çok daha komik durumlara düşeriz. Sakin olmalı ve “yanlış” bir soru karşısında, doğru bir cevap vermeye çalışmamalıyız.

Ayrıca küçük bir çocuğun sadece meraktan ve bütün samimiyeti ile sorduğu bir soruya, “Bu yanlış bir soru. Eğer doğru düzgün bir cevap istiyorsan, doğru düzgün bir soru sormasını öğrenmelisin!” demenin belli bir yaşa kadar ona bir faydası olmayacağı için—empati nimetinden yoksun olduğumuzu göstermesi dışında—anlamı da yoktur.

Hatta böyle bir tutum, çocuğunuzun soru sorma cesaretini, “Ya yanlış bir soru sorarsam? Ya bana gülerlerse? Ya bana kızarlarsa?” korkusuyla kırabilir de!

Takdir edersiniz ki, çocukların soru sorma cesaretinin kırılması, hem evlerde, hem de okullarda az rastlanan bir durum değildir.

Bunu, doğru ya da yanlış sorularına, “Öyle soru mu olur geri zekâlı!” gibi yığınla cevap almış ve soru sormaya neredeyse tövbe etmiş biri olarak söylüyorum: Soru sormak cesaret isteyen bir iştir. Hatta bazen bir soru sormak bir cevap vermekten daha çok cesaret ister. Ve bir çocuğun soru sorma cesaretinin kırılması, berbat bir şeydir!

–Feynman’ın anası–


Dünyanın en ilginç fizik bilginlerinden biri olan Richard Feynman, hayatını anlattığı Eminim Şaka Yapıyorsunuz Bay Feynman! adlı kitabında, annesi ile ilgili ilginç bir çocukluk hatırasını anlatır.


Başka çocuklar okuldan eve geldiklerinde anneleri onlara şöyle söylerdi:

“Bugün öğretmenin sana bir soru sordu mu? Sen öğretmenine güzel bir cevap verdin mi?”

Benim annem ise bana hep şunu söylerdi:

“Bugün öğretmenine güzel bir soru sordun mu?”


Biz hep sorduğumuz sorulara doğru cevaplar veren çocukları ödüllendiriyoruz. Oysa güzel soru soran çocuklara da, en az güzel cevap veren çocuklar kadar kıymet vermeli ve takdir etmeliyiz. Bu eğitim sisteminde okullarda belki biraz zor ama hiç değilse evlerde güzel sorular için verilecek küçük ödüller bulundurmak fena bir fikir olmayabilir...

Fakat haksızlık etmeyeyim, güzel soru soran öğrencilerine, güzel cevap veren öğrencileri gibi harika sözlü notları veren öğretmen arkadaşlar da gördüm. Ancak hepsinin değindiği ortak bir nokta var: Çocuklar soru sormuyorlar! Bir kısmı çekiniyor, cesaret edemiyor. Büyük bir kısmı ise artık anlattığımız konuları merak etmiyor ki sorsun...

İster doğru, ister yanlış olsun, soru sorabilen bir çocuğunuz varsa kıymetini bilin. Çünkü o merak ediyor ve büyük bir iştahla öğrenmeyi “talep ediyor” demektir.



Küçük toz böcekleri


HİÇ KİMSE bir sabah uyandığında Gregory Samsa gibi kendini yatağında kocaman kabuklu bir böcek olarak bulmaz. Ama herkes, yaşayış itibarı ile, hiç ama hiç farkında bile olmadan, minik bir toz böceğine dönüşebilir...

Uzun süredir kimselerin alıp okumadığı, el sürüp tozunu silmediği, kütüphanelerin, kitap raflarının, yahut sahaf dükkanlarının kıyısında köşesinde öylece kalıvermiş, küf, rutubet, naftalin, talihli ise kurumuş çiçek ya da lavanta da kokabilen eski kitapların içinde, minnacık minnacık bir takım tuhaf böcekler yaşar.

Bunlar imla işaretlerinden bile kat kat küçük, haşarat kabilinden canlılardır ki, eğer hareket etmeselerdi, zihayat bir mahlûk olduklarını dahi kimse farkedemezdi.

Ancak bir satırdan ötekine, bir mısradan diğerine, bir harften başka bir harfe, sürekli bir koşuşturma halinde oldukları için hemen görülüverirler...

Bunların bütün dünyaları, bütün âlemleri, bütün kâinatları, o içinde yaşadıkları kitaptan ibarettir. Yeryüzü o kitabın bir sayfası, gökyüzü ise başka bir sayfasıdır.

Ve eğer onlardan biri ile konuşabilmek, imkân kabilinden olsa idi, ilk ne sorardım biliyor musunuz?

“Farkında mısınız?” derdim. “Bir kitabın içinde yaşadığınızın, farkında mısınız?

kitapların arasında yaşayan o toz böcekleri ile aramızdaki benzerliği; bizlerin de tıpkı onlar gibi, adeta bir kitabın sayfaları arasında yaşıyor olduğumuzu çoktan farketmiş olmalısınız! Koskocaman bir kitap hem de!

Satırları, cümle ve kelimeleri atomlardan, hücrelerden, çiçek tozlarından, bal peteklerinden, yapraklardan, buğday tanelerinden, incirden, zeytinden ve kuş tüylerinden, türlü bezekli böceklerden, kelebek kanatlarından, minnacık karıncalardan, tohumdan, yumurtadan ve emin yerlerde döllenmiş hücrelerden, balık pullarından, istiridye kabuklarından, inci ve mercandan, samur kürklerden, keskin dişlerden, gaga ve pençelerden, gören gözden, işiten kulaktan, ıhlamur ve kekik kokan meltemlerden, şekil şekil bulutlardan, yağmur ve kar tanelerinden, tuzdan, şekerden, çölün kumlarından, sahile vuran dalgalardan ve sıra dağlardan ve gece sayfası açıldığında, üzerinde yıldızlardan harflerin, galaksilerden cümle ve paragrafların ışıl ışıl yanıp söndüğü bir kitap! Kitab-ı kebir-i kâinat!

Hiçbirimiz böyle muhteşem bir kitabın içinde, ömürleri bir sayfadan bir sayfaya, bir satırdan bir satıra, bir harften bir ötekine gezinip durmakla geçen ama içinde yaşadıkları kitabın ne kendisine, ne de onu yazana dair hiçbir şey bil(e)meden yaşayıp ölen, o küçük toz böcekleri gibi olmayı istemeyiz değil mi?

İstemeyiz evet! Ama kendimiz için istemediğimiz şeyi çocuklarımıza reva gördüğümüzün de farkında değiliz...

Birkaç sene önce bir okula imza ve muhabbet daveti üzerine gitmiştim. Çocuklarla oradan buradan konuşurken, “En son ne zaman bir ağaca dokundunuz?” diye sordum.

Kimse altı aydan önce cevap veremedi.

“En son ne zaman yıldızlara baktınız?” dedim; yine bir cevap alamadım.

“En son ne zaman bir bulutu koyunlara benzettiniz?”

“En son ne zaman gerçek bir koyunun yumuşacık tüylerine ellerinizi daldırdınız?”

“En son ne zaman bir ağaca çıktınız?”

“En son ne zaman bir ağaca çıkıp dalından dut yediniz, kiraz topladınız?”

“En son ne zaman bir uğurböceğini parmağınızın ucundan tekerlemelerle uçuruverdiniz?”

“En son ne zaman birinizi arı soktu?”

“En son ne zaman bir kuş yuvası gördünüz?”

“En son ne zaman bir civcivin bir yumurtadan çıktığını gördünüz? Daha doğrusu, böyle bir şeyi gören var mı aranızda?”

Merak etmeyin, onlar bir sabah uyandıklarında, kendilerini Kafka’nın şu tuhaf hikâyesindeki Gregory Samsa gibi kocaman kabuklu bir böceğe dönüşmüş olarak bulmayacaklar! Ama eğer böyle devam ederlerse, hepsi o toz böceklerine benzeyecek...

Hayatları kocaman bir kitabın içinde geçen ama ne kitaptan, ne de o kitap; her şeyi ile kendisini tanıtıp bildirdiği ve işaret ettiği halde, onu yazandan haberleri olmadan, yaşayıp ölen, toz böceklerine...



Yeryüzü ayetleri


ÇOCUKLARA ALLAH’I anlatmak konusunda, en başta bizzat çocuklar olmak üzere pek çok kere, pek çok kimse ile konuştum.

Öğretmenlerle, anne babalarla, profesör seviyesinde ilâhiyatçı hocalarla, ihlâslı din âlimleriyle, her zaman fikirlerinden istifade ettiğim psikolog ya da pedagog dostlarımla ve çeşitli branşlardan, ortak dertlerimiz olan eğitimcilerle...

Hemen her seferinde üzerinde ısrarla durduğum en önemli konu; bu zamanda çocuklara Rablerini esma ve sıfatları ile tanıtmanın en kolay yolu olduğuna inandığım ‘yeryüzü âyetleri’ oldu!

Çoğunlukla derdimin anlaşılmış olmasından ve muhataplarımın da aynı dertten muzdarip olduğunu görmekten mutluluk duydum.

Ancak bazen umulmadık karşılıklar gördüğüm de oldu.

Bir keresinde de hiç ummadığım yüksek yüksek makamlarda bir takım zatlardan şöyle bir karşılık aldım. Aslında bunu ben hak ettim zira, biraz hızlıca ve yine ezbere konuşmuştum...

– Yeryüzü âyetleri ile çocukları bir araya getiremediğimiz sürece onların akıl ve kalplerinde sağlam, dosdoğru bir tevhid inancını oturtamayacağız! Onlara Allah’ı hatta bütün iman esaslarını gereği gibi anlatamayacağız. Yeryüzü âyetleri, bizim için büyük bir imkân; neden bunu değerlendirmiyoruz? Yeryüzü âyetleri, dinî eğitimimizin gündemine neden bir türlü giremiyor?

– Yeryüzü âyetleri derken, Kur’an’da yeryüzü ile ilgili âyetler var, onlardan mı bahsediyorsunuz?


“Yok, hayır!” desem olmayacak; “Evet aynen öyle!” desem de eksik olacaktı! Çünkü Kur’an’da, develerden, dağlardan, denizlerden, arılardan, karıncalardan, kanatlarını aça kapata gökyüzünde uçan kuşlardan, incirden, zeytinden, bir sineğin kanadından bahseden pek çok “yeryüzü âyeti” olduğu gibi; yeryüzü de, serâpâ Allah’ın âyetleri ile dolu idi...

Dahası Kur’an-ı Kerim, yeryüzü âyetleri ile bizi yeryüzünün âyetlerine dikkat etmeye, bakmaya, üzerlerinde düşünmeye davet ediyordu. Fakat bu davete icabet ettiğimiz pek söylenemezdi...

Özellikle çocuklara yönelik dinî eğitimin müfredatında, Resulullah Aleyhisselam ve Kur’an-ı Kerim’den sonra bizlere Rabbimizi tarif eden en büyük üçüncü tarif edici, yeryüzünün âyetlerine, kâinat kitabının mucizevî satırlarına yer yoktu...

Bu, Sinan adında bir mimardan bahsedip, Süleymaniye Camii’nden, Selimiye’den, Drina Köprüsü’nden, o muhteşem su kemerlerinden, hanlardan, hamamlardan, çeşmelerden, yüzyıllardır sapasağlam duran kubbelerden, Sinan’ın harikulade sanatkârlığından, sırrı bugün bile tam olarak çözülememiş ince mühendislik hesaplamalarından hiç bahsetmemek gibi bir şeydi...

Çocuklara Rablerini anlattığımız derslerde, çiçeklerden, böceklerden, dağlardan, denizlerden, yıldızlı semalardan, yedi kandilli süreyyadan, dünyamızın hem lambası hem de sobası olan Güneş’ten, eğer orada olmasaydı hiçbirimizin aklına “şurada geceleri soğuk beyaz-mavi ışık veren bir gece lambası olsaydı ne iyi olurdu!” diyemeyeceği Ay’dan bahsetmediğimiz sürece de, bir şeyler hep eksik kalacaktı...

La ilahe illallah ne demek?


Aşağıdaki metni 4. sınıfa giden kızımın çantasından çıkardığım Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi kitabından aynen aldım. Metin, Kelime-i Tevhid’in ne anlama geldiğini 4. sınıfa giden bir çocuğa anlatmayı hedefliyor.

“Tevhit; birlik, birleme anlamına gelir. Kelime-i tevhit, Allah’ın bir ve tek olduğunu belirtmek için söylenen sözdür.

Allah inancının en kısa ve en öz ifadesidir. Kelime-i Tevhit’i söyleyen kimse, tek yaratıcının Allah olduğunu; onun eşinin, benzerinin ve ortağının bulunmadığını ifade etmiş olur.”


Nasıl? Harika değil mi? Oldukça öz ve mümkün olduğunca anlaşılır bir dil ile yazılmış gibi görünüyor. Bunu ezberleyen bir çocuk TEOG’da ya da her hangi bir sınavda “kelime-i tevhit” ile ilgili hiçbir soruyu kaçırmaz emin olun. Eğer bu kadarı size yetiyorsa sorun yok ama çocuğunuzun kelime-i tevhid’i sadece öğrenmesini değil anlamasını da istiyorsanız, o zaman bundan çok daha fazlasına ihtiyacınız var demektir.

Arkadaşlar bu kâinatta her şey, her şey ile irtibatlıdır. Her şeyin, her şey ile bir bağı vardır yani!

Mesela yerde bir çiçek için gökte bir yıldız, bir Güneş lazımdır. Çünkü çiçek, o yıldızın ısısı ve ışığı ile yaratılır. Öyleyse gökyüzünde bir yıldız yaratamayan, yeryüzünde bir çiçek yaratamaz. İşte bu yüzden, LA İLÂHE İLLALLAH demek, bir anlamda, “çiçekleri kim yarattıysa, yıldızları da O yarattı; çiçekleri ve yıldızları yaradan Bir’dir” demektir.

İşte bu yüzden LA İLÂHE İLLALLAH, yerlerde ve göklerde tek bir ilah vardır ve O da Allah’tır demektir. O’ndan başka yaratıcı yoktur demektir…

İhtiyacımız olan her şeyi O verebilir, arzularımızı sadece O yerine getirebilir demektir.

Öyleyse sadece O’ndan isteyin demektir. Çiçeği de O’ndan isteyin, baharı da O’ndan isteyin ve Cenneti de O’ndan isteyin demektir...

LA İLÂHE İLLALLAH, başkaları yaratamaz, başkaları yoktan var edemez ve başkaları hiçbir şeye gerçekten sahip olamaz demektir.

Bir sineğin kanadını bile yaratamaz, bir karıncanın midesini doyuramaz.. Bir karıncayı, yeryüzündeki bütün karıncaları ve bütün mideleri sadece Allah doyurur demektir...

LA İLÂHE İLLALLAH, her şeyin gerçek sahibi Bir’dir ve O da Allah’tır demektir.

LA İLÂHE İLLALLAH, bir atomu yaratamayan, atomlardan yaratılan bir hücreyi de yaratamaz, bir anne yaratamaz ve bir baba ve onlardan bir çocuk da…

LA İLÂHE İLLALLAH, bir şeyi yaratan her şeyi yaratır ve her şeyi yaratamayan tek bir şeyi bile yaratamaz demektir.


Sanırım bu örnek, kâinattaki yaratılış âyetlerinin, dersin içine katıldığında, onu nasıl sıradan bir bilgi parçacığından, hayatın ta içine işleyen bir iman dersine dönüştürdüğünü anlamamız açısından yeterli olmuştur...

Ağaçlar bize ne söyler?


MUSA ALEYHİSSELAM ve ailesi, Medyen’den Mısır’a doğru yola çıktıklarında, Tur Dağı’nın eteklerinde konakladılar.

Geceydi, hava soğuktu. Derken dağın tepesinde, karanlığı delip geçen bir ışık göründü. Bu, bir ateş olabilirdi!

“…Ailesine ‘Siz durun!’ dedi. Ben bir ateş gördüm. Belki size bir haber getiririm; yahut o ateşten bir kor getiririm de ısınırsınız.”

Ve ışığa doğru yürüdü. Dağa giden yol, Kutsal Tuva Vadisi’nden geçiyordu.

Musa Nebî (as) “Oraya vardığında, o kutlu mekânda yer alan vadinin sağındaki ağaç tarafından nida olundu: “Ey Musa, Ben Âlemlerin Rabbi olan Allah’ım.”

Ve Musa Nebî’ye (as) peygamberlik böyle verildi.

Ne zaman çiçek açmış yahut meyveli bir ağaç görsem, Kutsal Tuva Vadisi’nin sağındaki o ağacı hatırlar ve Allah’ın büyüklüğünün gereği olarak, izzet ve azametine, dalları ışıl ışıl yanan bir ağacı sebep kılıp perde ederek, Peygamberine nida ettiği gibi, biz sıradan kullarına da—bir bakıma—türlü türlü ağaçların arkasından nida edip seslendiğini hayal ederim.

Yeryüzünün bu bağ ve bahçelerinde gezip dolaşırken, kiraz ağaçlarının, şeftali ağaçlarının, mis kokulu ıhlamur ağaçlarının, ballı incir ağaçlarının, tatlı dut ağaçlarının, hoş elma ağaçlarının, dalları yerde iğdelerin “tarafından” , çok değil azıcık dikkatle dinleyiversen, aynı nidanın geldiğini işitirsin:

“Ben Âlemlerin Rabbi olan Allah’ım.”

Bu nidaya kulak vermeli ve en önemlisi çocuklarımızın da kulak vermesine imkân sağlamalıyız.

Yayınlandığı yıllarda Amerika’daki entelektüel mahfillerde büyük ses getiren Richard Low’ın Doğadaki Son Çocuk adlı kitabında, uzun uzun birbirinden çarpıcı örnek ve analizlerle anlattığı özellikle çocukların tabiattan, yeryüzünün bağ bahçe ormanlarından, kuşlardan, kelebeklerden, çiçeklerden, dağ eteklerinden, köylerden, şırıl şırıl derelerden, kiraz bahçelerinden ve hatta gökyüzünden bile uzak kalışlarının en kötü neticesi, şu çarpıcı cümlelerle ifade edilir:


“Yaratılanlardan uzak kalmak, bizi Yaratandan uzaklaştırmaktadır.”


Bu çarpıcı tesbiti tersinden söyleyecek olursak: Yaratılana (Yaratan adına) yakınlaşmak, bizi Yaratan’a yakınlaştırır!

Şunu kesinlikle iddia ediyorum ki, dinî eğitim okullardan, Kur’an kurslarından, camilerden, sohbet halkalarından geçtiği kadar, çiçek açmış badem ağaçlarından, menekşe tarhlarından, bulutlu gökyüzünden, yıldızlı semalardan, dağ bağ köşelerinden, deniz kıyılarından ve dere boylarından da geçmelidir.

Ve Müslümanlar olarak bizlerin çocuklarını, Kur’an ile Resulullah (asm) ile yakın tutma gayretleri, hamd edilecek bir noktada iken, aynı gayreti yeryüzünün âyetleri konusunda neredeyse hiç göstermiyor olmamız büyük bir eksikliktir.

Allah’ı bilmenin ve Esma-i İlahiye’sini talim etmenin en kestirme yolu, kâinat sayfalarında yazılı yaratılış mucizelerini okumaktır...

Çocukları camilere götürmek, hatta hatta umreye götürmek, onların manevî dünyalarını mamur etmekte ne kadar önemliyse; tabiata götürmek, bir ormana, bir kiraz bahçesine, bir çiftliğe götürmek de o derece önemlidir.

Onlara, bir Kur’an âyetini ders verir gibi; bir hadisi öğretir gibi, namazı abdesti talim ettirir gibi, çiçeği böceği, arıyı, ağacı, kuşu, yağmuru bulutu ve yıldızları da anlatmalıyız…

Ancak bu şekilde çocuklarımızın Rablerine karşı duydukları saf ve katışıksız meraklarını öldürmeden tatmin edebiliriz...

Bazı anne ve babalar bu tür izahları çok uzun ve gereksiz buluyorlar.

Çocukları kestirme bir cevapla başınızdan savabilirsiniz. Ama onların meraklarını gidermiş olmazsınız...

Ayrıca Allah’ı bilme ve tanıma yollarında, ayağımıza kadar gelmiş harika bir fırsatı da değerlendirmemiş olursunuz...

•••

(Bu yazı çeşitli zamanlarda davet edildiğim Üniversitelerde yaptığım konuşmanın özetidir... Konular büyük oranda ÇOCUKLAR ALLAH'I SORDUĞUNDA kitabından alınmıştır.)


846 görüntüleme