Çingeneler ve Ateş Tuğlaları

Güncelleme tarihi: 13 Eyl 2020





Filozof için ben, tam bir müzik özürlüydüm. Aslında müzik özürlü falan değildim. Benim hakkımda böyle bir kanaata varmasının sebebi, çok keyifli ya da hüzünlü olduğu zamanlarda, dinlediği o birbirinden garip dillerde, birbirinden acayip şarkıları—sırf gıcıklık olsun diye—hiç beğenmemiş gibi davranıyor olmamdı.

Gerçekte, Filozof’un sevdiği şarkıları ben de seviyordum. Dinlemiyormuş gibi yaparak, güya ona çaktırmadan dinler, daha önce duymadığım bu şaşırtıcı tınıların, kalbimin en derinlerini nasıl titrettiğini belli etmemeye çalışır, sözlerini hiç anlamadığım, hatta hangi dilde olduklarını bile kestiremediğim bu acayip şarkıların, beni zaman zaman ağlattığını görmesin diye, “Bu gürültü kafamı şişirdi ben odama gidiyorum!” derdim. Şimdi düşünüyorum da, eğer onu biraz olsun tanıdıysam, bu numaraları asla yutmuyor olmalıydı. Evet evet, kesinlikle yutmuyordu ama beni, kederli ve hüzünlü bir yalnızlıkla bilerek başbaşa bırakıyordu. Çünkü Filozof’a göre, bir miktar homongoloz ve hödük bir ergen, ancak böyle adam olurdu...

–Yine ne dinliyorsun Filozof?

–Feyruz.

–Bu tür şeyleri artık kamyoncular bile dinlemiyorlar.

–Beğenmediysen odana gidebilirsin.

–Ne söylüyor? Anlamıyorsun bile.

“İki çocuk da kayboldu Seda Köprüsü’nde. Biz sessizce ayrılırken, dünya da sessizliğe büründü. Dua et bana... Mutlu ol sevdiğim...”

–Vay be!

–Ne oldu?

–Hiç, ben odama çekiliyorum.

–Şarkı bitince gel, sana bir şey anlatacağım.

–Şu Pandora’nın merakı da başımıza belâ oldu he!

–Bırak şimdi Pandora’yı falan. Anlatacaklarım bir masal değil...

–İyi peki...

–Bu arada, dolapta frambuazlı pasta var.

–Yesss!

–Serseri!

Filozof bana birgün demişti ki, “Eğer birisi sana ‘iyi ki varsın’ derse, var edilmiş olmanın hikmetlerinden birini ya da birkaçını yerine getirmişsin demektir!”

İyi ki varsın Filozof! Sen olmasaydın, ben belki de o ters dönmüş arabanın altından hiçbir zaman çıkamayacaktım. Kırıklar ve yara berelerle içindeki bedenimi oradan çekip alacaklardı belki ama kalbim ve aklım hep orada kalacaktı...

İyi ki varsın Filozof!

İyi ki var edilmişsin sen!


–Daha senin yaşlarında bile değildim ben, küçüktüm. Eski mahalledeki evimizin bahçesinde, komşu kadınlar toplanmışlar, sohbet muhabbet, eh azıcık da dedikodu ediyorlardı.

Ben bir köşede kitap okuyordum ve görünüşte onların neler konuştuğu ile ilgili gibi durmuyordum ama bir kulağım onlardaydı. Kitap okuduğum falan da yoktu aslında...

Bazen üzüntü verici dertlerden konuşuyorlardı kadınlar... Bazen hepsini aynı anda kahkahalara boğacak komik şeyler anlatıyordu içlerinden biri...

Konuşulanları dinlediğimi anlamasınlar diye gülmemek için kendimi zor tuttuğum da oluyordu, gözlerimin hüzünden yaşardığı da...

Zaman zaman da, benim yaşımdaki bir çocuğun henüz duymaması gereken şeyler konuşuluyordu ulu orta yerde. Anacığım rahmetli, onları dinlediğimi farkederse, beni içeriye gönderirdi. Hoş galiba farketmiş olmalıydı. Birkaç kere ufak tefek işler buyurup, beni uzaklaştırmaya çalıştı. Fakat gitmedim. O da çok ısrar etmedi. Belki de bazı şeyleri duymamın zamanı geldiğini düşünüyordu...

–Az çakal değilmişsin Filozof!

–Mevsim yazdı. Hava sıcaktı. Kapının önündeki hanımelinin kokusu, arada bir esen ılık bir meltem ile bütün bahçeye yayılıyor, insanın içine bir hoşluk, böyle mutluluk gibi bir his veriyordu. Hanımelinin kokusuna, sokağın başındaki ıhlamurun, o iç bayıltıcı kokusu karışıyor, hava tatlı bir rahiya il...

–Yaaa, Filozof bıraksana edebiyatı! Ne oldu sonra onu anlat.

–Hödük!

–Ha!

–Özür dilerim! Özür dilerim Çaylak! Öyle demek istemedim. O eski hatıraların kokusu burnuma geldi sanki. Daldım birden. Özür dilerim.

–Sen niye özür diliyorsun Filozof? Asıl özür dilemesi gereken benim. Güzel güzel anlatıyorken, sözünü kestim.

–Neyse... Kadınlar, böyle güle ağlaya muhabbetin dibini oyarlarken, bahçe kapısı açıldı.

Paslı bir demir kapı idi. Açılırken çıkardığı o iç gıcıklığı veren sesi duyuyorum sanki Çaylak.

Hafıza ne acayip bir şey... Hanımeli ve ıhlamurun kokusu burnuma geliyor, paslı kapının gıcırtısı kulaklarımda çınlıyor. Demek insan bazı şeyleri hiç unutamıyor...Akıl unutsa bile kalp hatırlıyor. Kalp hep hatırlıyor Çaylak...

–Filozoooof!

–Hah! Efendim! Efendim Çaylak?

–Kim geldi?

–Bir çingene kadın. Bir bohçacı.

–Bohçacı mı? Poğaçacı olmasın o? Doğru hatırladığına emin misin?

–Bohçacı oğlum, ne poğaçacısı? Acıktın mı sen, ne oldu yine? Pasta var dedim, yesene pastanı!

–Yiyecem ama sonra. Bohçacı ne ya?

–Onlar sırtlarında kocaman bir bohça taşırlardı. Bohçalarında türlü tefarik ev eşyaları bulunurdu. Çarşaflar, yastık kılıfları, masa örtüleri, dantelalı bi’şeyler... Bohçacı kadınlar kapı kapı dolaşır ve bunları satardı.

–Çingene dedin?

–Evet, bohçacılık genelde çingenelerin yaptığı bir işti.

–Sonra ne oldu? Bir şeyler satabildi mi bari?