Çingeneler ve Ateş Tuğlaları

En son güncellendiği tarih: Nis 27





Filozof için ben, tam bir müzik özürlüydüm. Aslında müzik özürlü falan değildim. Benim hakkımda böyle bir kanaata varmasının sebebi, çok keyifli ya da hüzünlü olduğu zamanlarda, dinlediği o birbirinden garip dillerde, birbirinden acayip şarkıları—sırf gıcıklık olsun diye—hiç beğenmemiş gibi davranıyor olmamdı.

Gerçekte, Filozof’un sevdiği şarkıları ben de seviyordum. Dinlemiyormuş gibi yaparak, güya ona çaktırmadan dinler, daha önce duymadığım bu şaşırtıcı tınıların, kalbimin en derinlerini nasıl titrettiğini belli etmemeye çalışır, sözlerini hiç anlamadığım, hatta hangi dilde olduklarını bile kestiremediğim bu acayip şarkıların, beni zaman zaman ağlattığını görmesin diye, “Bu gürültü kafamı şişirdi ben odama gidiyorum!” derdim. Şimdi düşünüyorum da, eğer onu biraz olsun tanıdıysam, bu numaraları asla yutmuyor olmalıydı. Evet evet, kesinlikle yutmuyordu ama beni, kederli ve hüzünlü bir yalnızlıkla bilerek başbaşa bırakıyordu. Çünkü Filozof’a göre, bir miktar homongoloz ve hödük bir ergen, ancak böyle adam olurdu...

–Yine ne dinliyorsun Filozof?

–Feyruz.

–Bu tür şeyleri artık kamyoncular bile dinlemiyorlar.

–Beğenmediysen odana gidebilirsin.

–Ne söylüyor? Anlamıyorsun bile.

“İki çocuk da kayboldu Seda Köprüsü’nde. Biz sessizce ayrılırken, dünya da sessizliğe büründü. Dua et bana... Mutlu ol sevdiğim...”

–Vay be!

–Ne oldu?

–Hiç, ben odama çekiliyorum.

–Şarkı bitince gel, sana bir şey anlatacağım.

–Şu Pandora’nın merakı da başımıza belâ oldu he!

–Bırak şimdi Pandora’yı falan. Anlatacaklarım bir masal değil...

–İyi peki...

–Bu arada, dolapta frambuazlı pasta var.

–Yesss!

–Serseri!

Filozof bana birgün demişti ki, “Eğer birisi sana ‘iyi ki varsın’ derse, var edilmiş olmanın hikmetlerinden birini ya da birkaçını yerine getirmişsin demektir!”

İyi ki varsın Filozof! Sen olmasaydın, ben belki de o ters dönmüş arabanın altından hiçbir zaman çıkamayacaktım. Kırıklar ve yara berelerle içindeki bedenimi oradan çekip alacaklardı belki ama kalbim ve aklım hep orada kalacaktı...

İyi ki varsın Filozof!

İyi ki var edilmişsin sen!


–Daha senin yaşlarında bile değildim ben, küçüktüm. Eski mahalledeki evimizin bahçesinde, komşu kadınlar toplanmışlar, sohbet muhabbet, eh azıcık da dedikodu ediyorlardı.

Ben bir köşede kitap okuyordum ve görünüşte onların neler konuştuğu ile ilgili gibi durmuyordum ama bir kulağım onlardaydı. Kitap okuduğum falan da yoktu aslında...

Bazen üzüntü verici dertlerden konuşuyorlardı kadınlar... Bazen hepsini aynı anda kahkahalara boğacak komik şeyler anlatıyordu içlerinden biri...

Konuşulanları dinlediğimi anlamasınlar diye gülmemek için kendimi zor tuttuğum da oluyordu, gözlerimin hüzünden yaşardığı da...

Zaman zaman da, benim yaşımdaki bir çocuğun henüz duymaması gereken şeyler konuşuluyordu ulu orta yerde. Anacığım rahmetli, onları dinlediğimi farkederse, beni içeriye gönderirdi. Hoş galiba farketmiş olmalıydı. Birkaç kere ufak tefek işler buyurup, beni uzaklaştırmaya çalıştı. Fakat gitmedim. O da çok ısrar etmedi. Belki de bazı şeyleri duymamın zamanı geldiğini düşünüyordu...

–Az çakal değilmişsin Filozof!

–Mevsim yazdı. Hava sıcaktı. Kapının önündeki hanımelinin kokusu, arada bir esen ılık bir meltem ile bütün bahçeye yayılıyor, insanın içine bir hoşluk, böyle mutluluk gibi bir his veriyordu. Hanımelinin kokusuna, sokağın başındaki ıhlamurun, o iç bayıltıcı kokusu karışıyor, hava tatlı bir rahiya il...

–Yaaa, Filozof bıraksana edebiyatı! Ne oldu sonra onu anlat.

–Hödük!

–Ha!

–Özür dilerim! Özür dilerim Çaylak! Öyle demek istemedim. O eski hatıraların kokusu burnuma geldi sanki. Daldım birden. Özür dilerim.

–Sen niye özür diliyorsun Filozof? Asıl özür dilemesi gereken benim. Güzel güzel anlatıyorken, sözünü kestim.

–Neyse... Kadınlar, böyle güle ağlaya muhabbetin dibini oyarlarken, bahçe kapısı açıldı.

Paslı bir demir kapı idi. Açılırken çıkardığı o iç gıcıklığı veren sesi duyuyorum sanki Çaylak.

Hafıza ne acayip bir şey... Hanımeli ve ıhlamurun kokusu burnuma geliyor, paslı kapının gıcırtısı kulaklarımda çınlıyor. Demek insan bazı şeyleri hiç unutamıyor...Akıl unutsa bile kalp hatırlıyor. Kalp hep hatırlıyor Çaylak...

–Filozoooof!

–Hah! Efendim! Efendim Çaylak?

–Kim geldi?

–Bir çingene kadın. Bir bohçacı.

–Bohçacı mı? Poğaçacı olmasın o? Doğru hatırladığına emin misin?

–Bohçacı oğlum, ne poğaçacısı? Acıktın mı sen, ne oldu yine? Pasta var dedim, yesene pastanı!

–Yiyecem ama sonra. Bohçacı ne ya?

–Onlar sırtlarında kocaman bir bohça taşırlardı. Bohçalarında türlü tefarik ev eşyaları bulunurdu. Çarşaflar, yastık kılıfları, masa örtüleri, dantelalı bi’şeyler... Bohçacı kadınlar kapı kapı dolaşır ve bunları satardı.

–Çingene dedin?

–Evet, bohçacılık genelde çingenelerin yaptığı bir işti.

–Sonra ne oldu? Bir şeyler satabildi mi bari?

–Yok. Kimse bir şey almadı. Ama zaten satmak için gelmemişti.

–Ne için gelmişti peki?

–Şişmanca bir kadındı. Terlemişti. Alnından terler süzülüyordu kadının. Sırtındaki ağır bohçayı yere bırakıp üzerine oturdu ve annemden bir bardak su istedi. “Allah rızası için” dedi. “Ölmüşlerinin ruhu için” dedi. Daha bunlar gibi şeyler söyledi...

Annem beni, “Koş su getir ablana!” diyerek mutfağa yolladı. Giderken de arkamdan, “Sade dolaptan koyma. Masanın üzerindeki sürahiden ılıştır da koy. Terli terli hasta eder...” diye seslendi. Çingene kadın, bundan memnun oldu. Gülümsedi. Ağzında altından dişleri vardı. Dişleri parıldadı kadının...

–Filozof.

–Efendim.

–Bu hikâyenin sonu nereye varacak çok merak etmeye başladım biliyor musun? Tamam güzel tatlı bir çocukluk hatırası ama bana bunu neden anlattığını hâlâ anlamış değilim...

–Sabret ve dinle!

–Peki tamam.

–Öteki kadınlar, kendi aralarında sohbetlerine devam ederlerken, bohçacı verdiğim suyu okkalı bir Besmele ile içti. Bardağı bana, “Sular gibi ömrün olsun” diyerek uzattı. Anneme “Allah razı olsun” dedi. Öteki kadınlara da “İstediğiniz bir şey var mı? Açayım mı bohçayı?” diye sordu. Kadınlar, intiyaçları olmadığını söylediler. Sonra o ağır kocaman bohçayı, ondan hiç beklenmeyecek bir çeviklikle sırtına attığı gibi bahçe kapısından çıktı gitti.

–Ve hikâyede burada bitti.

–Hayır! Asıl şimdi başlıyor Çaylak. Ama sen önce bi çay getir bana. Ölm...

–Ne?

–Bir şey yok... Çay getir, hadi. Pasta da al kendine. Ben istemiyorum.

Sanki ben, tıpkı o çocukluk hatırasındaki çingene kadın gibi, “Ölmüşlerinin ruhu için” diyecek olduğunu ama son anda, sırf yaralarımı durup dururken kanatmamak için kendini tuttuğunu anlamamıştım. Ah Filozof! Geri geldiğimde, gözlüklerini çıkarmış, gözyaşlarını siliyordun...

–Hadi devam et.

–O nasıl bir dilim öyle Çaylak?

–Yarım da bir dilim değil mi? Anlat sen.

–Bohçacı kadın gidince, ben elimdeki su bardağını, kadınların çay bardakları arasına, koydum. Ve sözde okuduğum kitabın başına döndüm. Ama kulağım onlardaydı. İçlerinden en yaşlı olanı, anneme bohçacıya su verdiğim bardağı göstererek:

“Bu bardağı en az yedi kere yıka! Bir çingene tuğlanın üzerine basıp, tuğla eriyene kadar yıkanmazsa, asla abdestli ve temiz olmazmış!” dedi.

–Oha! Şey... Özür dilerim.

–Duyduklarım karşısında dehşete kapılmıştım. Annem tam o sırada bütün bardakları toplayıp mutfağa götürdüğü için bir cevap vermedi. Acaba ne derdi? Sonradan neden sormadım bilemiyorum. Ancak anneciğimin, böyle bir şeye inanacağına asla ihtimal vermem. Keşke daha sonra soraydım. Ah...

O zamanlar, bizim eski mahallede pek çok inşaat işi vardı. Yeni binalar yapıyorlar ve eskileri yıkıyorlardı. Biz çocuklar, çoğunlukla bu yıkıntılar arasında oynardık.

Etrafta her zaman bir sürü tuğla olurdu. Ateş tuğlaları...

Yağmur yağdığında, tuğlalar ıslanır, hatta günlerce küçük su birikintilerinin içinde kalırdı. Aynı su birikintilerinde, deterjan kutuları ile kurbağa larvaları, iribaşlar avlardık.

Günlerce, hatta aylarca ne zaman sular içinde ateş tuğlalarını görsem, o yaşlı kocakarının uğursuz sözleri aklıma gelir ve Allah’a neden çingeneler için böyle bir kural koyduğunu sormak isterdim. Gizli gizli kızardım O’na. “Herkes gibi çingeneleri de Sen yarattın!” derdim. “Neden onlara böyle bir haksızlık yapıyorsun?”

–Böyle bir şeye nasıl inanabilirsin?

–Bilmiyorum... Bunun aptalca bir hurafe olduğunu anlamam biraz zamanımı aldı.

Evet belki sonunda anladım ama bu süre boyunca, ben Allah’tan uzak kaldım. O’nu eskisi kadar sevemedim bir türlü. O’nunla aram açıldı ve ben bu arayı uzun yıllar kapatamadım..

Başımda kavak yellerinin esmeye, kasırgaların, bora ve fırtınaların arka arkaya patlamaya başladığı yıllarda ise şüphelerimden, sorularımdan kendime ayrıcalıklar devşirmeye başladım. Başkaca hurafeler de duydum. Onları da bahane ettim. Doğru olup olmadıklarını araştırma gereği bile duymadan inandım o hurafelere.

Ve bunun bedelini çok ağır ödedim. Bir süre agnostik yaşadım. Toparlanabilmem ve Allah ile aramı düzeltebilmem, uzun zamanımı aldı...

Ama şu konuda kendimle gurur duyabilirim:

Hayatımın bu keskin virajlarından sonrasını, ırkçılığın her türlüsü ile kavga ederek geçirdim.

–Agnostik ne Filozof? Bir süre agnostik yaşadım dedin az önce.

–Bunu şimdi konuşmayalım olur mu?

–Tamam ama merak ettim.

–Odana çıktığında lûgata bakarsın.

–Sonra ne oldu?

–Saçma sapan bir kocakarı uydurması yüzünden başıma bunlar geldi işte. Daha ne olsun?

–Bu tuhaf hikâyenin sonunun böyle olacağını hayal bile edemezdim Filozof.

–Sana, “ırkçılık Allah’a atılan en büyük iftiradır” derken işte bunu kastediyordum ben.

–Anladım... Peki o yaşlı kadın neden bu kadar ırkçıydı.

–O ne ırkçıydı ne de ırkçılık yaptığının farkındaydı. Sadece cahil bir yaşlı kadındı. Sana, ırkçılık, bir fikir, bir düşünce, bir inanç, bir felsefe gibi görünür demiştim ya...

–Ama aslında bir salgın hastalık gibidir!

–Evet! Ve insanlar bu hastalığa yakalandıklarının farkına bile varmaya bilirler. Her şey onlara çok normalmiş gibi gelir. Oysa ciğerlerine yapışan ve bu topraklarda ürememiş, dışarıdan gelmiş bir mikrop yüzünden, Allah’ın onları üstün bir ırk olarak yarattığına, diğerlerine ise bu kadar cömert davranmadığına inanırlar.

Ötekilerden daha üstün, daha zeki, daha çalışkan, daha ahlâklı, daha disiplinli, daha cesur.. daha.. daha.. daha.. olduklarını düşünürler.

Damarlarında asil bir kan dolaştığından şüpheleri bile yoktur. Ve bu asil kana sahip olmak, tek başına büyük bir mutluluk sebebidir onlar için...

Filozof konuşmaktan yorulmuştu. Bir bahane bulup odama çıktım. “Sonra devam ederiz..” dedi. Anlattığı bu hikâye beni o kadar etkilemişti ki, kendime, “Acaba bu mikrop benim de ciğerlerime yapışmış mı?” diye sordum. “Bende biraz da olsa ırkçılık var mıydı acaba?”

Bu konunun mülteci çocuklarla ilgili ettiğim o haltla alâkası yoktu, bundan emindim. Bu da kendimi biraz olsun iyi hissetmemi sağlıyordu.Ancak, hayatıma anlam kattığını düşündüğüm bazı şeyler derinden sarsılmaya başlıyordu sanki...

Neyse ki Filozof’un anlatacakları daha bitmemişti.

Şu zavallı meraklı Pandora yüzünden daha çok konuşacaktık anlaşılan.

Bu konuyu şimdilik bir kenara bırakıp lûgatı açtım ve agnostik ne demek diye baktım.

Bilinmezcilik demekmiş. Yani birisi Allah’ın ne varlığından ne de yokluğundan emin değilse ona agnostik denirmiş falan işte...

Şaşırmıştım! Çok çok şaşırmıştım hem de. Çünkü Filozof, tanıdığım insanlar içinde inancı en kuvvetli olandı. Onun bir zamanlar agnostik olduğunu rüyamda görsem inanmazdım...

Ne yapıp edip bir gün bu konuyu açmalı ve ondan bütün macerayı dinlemeli, Filozof’a neler olduğunu öğrenmeliydim...


••••


(ÇAYLAK İLE FİLOZOF dizisinin çalışmaları halen devam eden üçüncü kitabından, henüz hiçbir yerde yayınlanmamış bir bölüm...)





0 görüntüleme