“Bilgi Verme, Cevap Ver!”



ZAMAN ZAMAN çocuklarının Allah hakkındaki soruları karşısında korkan, paniğe kapılan anne babalarla karşılaşıyorum ve genellikle onlara şunu söylüyorum:

“Bu harika bir şey! Ne yani Allah onu sırf bunun için yaratmışken, çocuğunuz Rabbini merak etmesin mi? O’nun hakkında sorular sorup, tanımaya ve bilmeye çalışmasın mı?”

Çok yakın bir ahbabımın eşi, çocukluğunda annesine, Allah hakkında her çocuğun merak ettiği sorulardan birini sormuş. Ve cevap beklerken suratının ortasına okkalı bir tokat yemiş!

Aramızda Allah hakkında sorular soran çocuğuna tokadı yapıştıracak olan tek kimse bile yoktur eminim. Ama “Haşaaa!” ile başlayan tokat gibi bir cevap verenimiz çoktur.

Daha doğrusu “güya” bir cevap verdiğini zannedenimiz...

Oysa anne ve babalar çocuklarının ilk kez, bardaktan su içtiği, ilk kez ayağa kalkıp bir adım attığı, ilk kez “anne” ya da “baba” dediği tarihleri, süslü püslü hatıra defterlerine ya da sağdan soldan beleşe gelmiş ajandalara büyük bir sevinçle not ettikleri gibi, Rableri hakkında ilk kez bir soru sordukları günü de, not etmeli değiller mi?

4 Nisan 2007: Sevgili yavrum bugün bana “Anne ben Allah’ı neden göremiyorum?” diye bir soru sordu. Allah’ım! Bana, kalbi imanla dopdolu ve Rabbini merak edip tanımak isteyen bir evlat emanet ettiğin için Sana sonsuz şükürler olsun...

“Gökyüzü neden mavi?”

İnsanlar neden bazı şeyleri merak ederler ve merak ettikleri şeyler hakkında sorular sorarlar?

Bunun insanlar ve insanların merak ettikleri şeyler adedince cevabı vardır. Ama çocuklar söz konusu olduğunda neredeyse tek bir cevabı...

– Gökyüzü neden mavi?

– Bunu neden soruyorsun?

– Hiiiç sadece merak ediyorum!

– Peki neden merak ediyorsun?

– E merak ediyorum!

– Tamam onu anladım ama neden?

– Merak ediyorum çünkü şey... Merak ediyorum işte!

– Ama niçin? Niçin merak ediyorsun? Yani bir sebep söyleyebilir misin bana?

– Sebeeeeep... Sebep şey! Çok merak ediyorum da ondan!

– Tamam tamam vazgeçiyorum!

Belki biraz üstlerine giderseniz ite kaka farklı bir takım cevaplar koparabilirsiniz onlardan; mesela mavinin en sevdikleri renk olduğunu falan söyleyebilirler. Ama çocukların sorularının en gerçek sebebi, çoğu zaman sadece, saf ve katışıksız bir merak ile merak ediyor olmalarıdır!

Size gökyüzünün neden mavi olduğunu soruyorlarsa mesela, tek dertleri, gökyüzünün neden mavi olduğunu öğrenmektir.

Çünkü gökyüzünün bütün o öteki renkler arasından mavi oluşu—bu bilginin kendisine sağlayacağı hiçbir fayda beklentisi olmadan—onlar için tek başına merak etmeye değer bir konudur. Ama asıl merak etmeye değer buldukları, kelimelerle ifade edemeseler de, onu kimin böyle maviye boyadığıdır!

Gökyüzünün neden mavi olduğuna dair sorunun altında yatan asıl tahrik edici sebep de budur.

Çocuklar Allah’ı sorduğunda...

Peki ya size Allah’ı neden göremediklerini soruyorlarsa?

Ya da Allah’ın nerede olduğunu...

Veya Allah’ın ne kadar büyük olduğunu...

Kime ya da neye benzediğini...

Her şeyi, mesela kedileri nasıl yarattığını...

Her şeyi yaratırken yorulup yorulmadığını...

Geceleri uyuyup uyumadığını...

Eminim pek çoğunuz bu satırları okurken her cümleden sonra kocaman bir “Hâşâ!” demişsinizdir. Doğrusu ben de yazarken içimden sürekli “Hâşâ! Hâşâ!” deme ihtiyacı hissettim. Fakat bir çocuk bu sorulardan birini sorduğunda, ona kesinlikle “Haşa!” ile başlayan bir cevap vermeyeceğimden de eminim.

Ama durun ve hiç boşuna heveslenmeyin! Bu soruların cevaplarını tek tek anlatacak değilim. Size Akdeniz usulü levrek buğulama tarifi verir gibi bir tarif vermeyeceğim. “Çocuğunuz, “Anne ben Allah’ı neden göremiyorum?” diye sorduğunda ona şöyle cevap verin, iki nokta üst üste...” diye başlayan hiçbir bölüm, bu kitapta olmayacak.

Bu ve buna benzer pek çok sorunun cevabını, doğrudan çocuklarla konuştuğum başkaca kitaplarda, elimden geldiği kadar, onların anlayabileceği bir dil ile uzun uzun yazdım zaten. Hâlâ daha bu tür konuları farklı yaş gruplarına göre yazmaya devam ediyorum.

Şimdi ise sizinle konuşmaktayım. Ve yapmaya çalıştığım şey, çocukların Allah hakkında sordukları sorulara cevap vermek değil; çocuklar Allah’ı sorduklarında, onları anlamaya çalışmak...



Bilgi verme, akıl verme, cevap ver!

Çocukların Allah hakkında sordukları sorulara cevaplar vermeye çalıştığım Merak Ediyorum dizisine başladığımda, kendi kendime bazı çıkış noktaları ve kurallar belirledim. Bunlardan bir tanesi şöyleydi:

“Ne bir öğretmen gibi konuş, ne bir hoca gibi vaaz ver, ne de nutuk at!”

Bir başkası ise şöyle:

“Onların sorularına cevap vermeden önce kendine şunu sor: ‘Neden bu soruyu soruyorlar?’

Asla doğrudan soruya odaklanıp alelacele cevap vermeye girişme! Böyle yaparsan cevap olarak önlerine bir bilgi yığını koymuş olursun. Bu sana kendini iyi hissettirebilir; ancak küçük okurlarının pek işine yaramaz! Onlara bilgi verme, onlara akıl verme, onlara bir cevap ver! Akıllarının ve henüz akılları ile arası biz yetişkinler kadar açılmamış kalplerinin aynı anda kabul edip, tatmin olacakları bir cevap...”

“Her soru soru değildir”

Bütün soru cümlelerinin sonunda bir soru eki ve bir de soru işareti bulunması sadece bir imla kuralıdır. Gerçek hayatta böyle bir şart yoktur.

“Kaç gün oldu aramadı...”

İşte size kırılmış bir kalbin dudaklarından, hüzünle dökülmüş, taş gibi ağır bir soru cümlesi!

Sonunda soru eki yok, soru işareti yok! Teknik olarak, bu bir soru cümlesi bile değil ama içinde onlarca soruyu barındırmıyor mu?

“Acaba neden aramıyor?”

“Bu kadar mı kızdı?”

“Benim mi özür dilememi bekliyor?”

“Kimbilir şimdi nerede ne yapıyordur?”

“Başına kötü bir şey mi geldi acaba?”

Tıpkı bunun gibi, sonunda bir soru eki ve en kuyruklusundan bir soru işareti bulunan bütün cümlelerin de, gerçek hayatta illa “soru sorması” gerekmiyor!

Mesela telefonla aradığınız birisine “Geldin mi?” demek bir sorudur. Ancak kapıdan girip karşınıza dikildiğinde, “Geldin mi?” demenin, görünüşte bir soru gibi dursa da, aslında bir soru olmadığını herkes bilir.

– Geldin mi evladım?

– Kendimi önden gönderdim, ben arkadan geliyorum yavaş yavaş!

Bunun gibi, “Niye dersini yapmadın?” cümlesini yazdığınızda sonuna soru işareti koymanız gerekir. Fakat söylerken, bir ünlemi kesinlikle daha çok hak eder! Çocuklarına bu soru görünümlü fırçayı atan ebeveynler, neredeyse aldıkları hiçbir cevabı kabul etmezler. Çünkü maksat, soru sormak ve bir cevap almak değildir.

– Niye dersini yapmadın?

– Böbreğim ağrıyordu!

– Ne?

– Böbreğim ağrıyodu?

– Göster bakayım böbreğini!

– İşte şurası.

– Orada böbreğin ne işi var eşşoğlueşek!

– O zaman burası!

– İn, biraz daha aşağıya! İn! İn! Hah!

Ve bir ateist, inatçı bir inançsız, “Ben Allah’ı neden göremiyorum?” diye sorduğunda, bu da aslında bir soru cümlesi değildir!

– Ben Allah’ı neden göremiyorum?

– Sen Allah’a inanıyor musun ki?

– Yoo!

– Varlığına inanmadığın bir şey için “Neden göremiyorum?” diye sormak biraz tuhaf olmadı mı?

– Yani şey! “Olsaydı görürdüm!” demek istiyorum!

Kimse varlığına inanmadığı bir şey için “Neden göremiyorum?” diye sormaz. Bu yüzden ateistlerin “Ben Allah’ı neden göremiyorum?” ya da bu tarzda sorularının altında bir merak ve öğrenme isteği yoktur. Sadece kendi inançsızlığına çürük çarık da olsa bir dayanak, bir bahane bulma isteği vardır. Allah’ı göremiyor olmalarını, hâşâ O’nun yokluğuna bir delil olarak kabul ederler.

Tam da bu yüzden, ateistlerin dilinde “Allah’ı neden göremiyorum?” sorusu gerçek anlamda bir soru değildir. Cılız bir bahane, bir itirazdır.

Eğer gerçek anlamda, samimi bir arayışın ve merak edişin neticesinde sorulmuş olsaydı, ihtimal Hâdi-i Hakiki, böyle bir arayışı karşılıksız bırakmayacaktı...

“Allah’ı neden göremiyorum?”

Fakat bir çocuk “Allah’ı neden göremiyorum?” dediğinde, işte bu, kelimenin tam anlamı ile bir sorudur.

Çocuklar, Allah’ı akıllarının ve kalplerinin bütün samimiyeti ile merak eder ve görmek, merakı gidermenin bildikleri tek ve en kestirme yolu olduğu için, “O’nu görmek” isterler!

“Allah’ı neden göremiyorum?” sorusunu onlara sorduran asıl saik, şüphesiz bir imanla inandıkları Rablerini merak ettikleri için, O’nu tanımak ve bilmek arzusudur.

İşte doğrudan soruya odaklanıp alelacele cevaba girişmeden önce bunu göz önüne aldığımızda, “Allah’ı neden göremiyorum?” sorusuna, bir çocuğun aklını ve kalbini tatmin edecek asıl cevabı verebilmenin yolunun, Allah’ı tanımak, bilmek ve O’na dair merak ettiği şeyleri öğrenmek için, O’nu gözleri ile görmesi gerekmediğini izah edebilmekten geçtiğini anlayabiliriz...

Madem öyle, Rabbini merak eden küçük bir çocuğun bu konudaki haklı hevesini birkaç cümle ile boğuntuya getirmek yerine, fırsat bu fırsat diyerek, onunla birlikte keyifli bir marifetullah yolculuğuna çıkmayı neden hiç aklımıza getirmiyoruz sanki?



ÇOCUKLAR ALLAH'I SORDUĞUNDA kitabından alınmıştır.

0 görüntüleme