Beynim, beynimi merak ediyor!



NEYMİŞ EFENDİM? Sineklerin kanatlarını koparıyormuşum da, sonra uhu ile tekrar yerine yapıştırıyormuşum! İftira! Yalan! Hem de en kuyruklusundan!

“Adı çıkmış doksan dokuza, inmez doksan sekize” demişler. Doğruymuş zahir! Peki ya benim gibi adı yüze çıkmış olanlar ne yapacak?

Bir kere o sineklerin kanatları zaten kopmuştu. Haa... Derseniz ki, kim kopardı? Onu bilemem. Günahı vebali boynuna. Belki bir eşek arısı ile dalaşa girdiler? Bendeniz, börtü böcek dünyasının zaptiye nazırı mıyım? Bir iyilik yapayım dedim, neticeme vurdukları şu damgaya bakın hele! Neyim ben? Dr. Moreau muyum?

“Peki o Kurban Bayramlarındaki ürkütücü hâlin neydi öyle? O konuda da pek çok söylenti dolanıyor etrafta!” derseniz, bakın ona bir şey söyleyemeyeceğim işte. Çünkü anlatılanlar, birkaç abartılı ilave dışında doğru...

Torun tosbağa, çoluk çombalak, yeni kundura giyeceğim, çatapat patlatacağım, kızkaçıran atıp kızları kaçıracağım, sonracığıma karamelalı şeker toplayacağım, el öpüp harçlık koparacağım, üstelik iki saat sonrasını hatırlayamayan İcabettin dayıdan, bir günde üç kere harçlık koparacağım, kuzenler gelecekler, biz kuzenlere gideceğiz heyecanı ile sabahı zor ederken; benim gözüme bütün bu heyecanlara ilave olarak, “Şu kurbanı bir kurban etsinler de, o kocaman kafatasını ceviz gibi kırayım açayım. Açayım da içinden beynini çıkarayım. Çıkarayım da bakayım. Nasıl bir beyinmiş göreyim!” diye uyku girmezdi.

Peki ama niye? Niye olacak cancağazım, beynini merak ediyordum hayvanın!

İşin doğrusu benim asıl merak ettiğim, kapının önüne getirilip bağlandıkları günden beri, yattıkları yerden keyifli keyifli geviş getiren o ineklerin koca kafatasları içinde taşıdıkları beyinler değildi. Benim asıl merak ettiğim, kendi kafatasımın içinde taşıdığım, kendi beynimdi.

Başıma açtığı onca püsküllü beladan sonra fikrim çoktan değişti ama o zamanlar çok iyi çalıştığını düşündüğüm beynimi, şaşılacak olanların en şaşılacak olanına bakın ki, yine bizzat kendi öz beynimle merak ediyordum.

Kendi beynimi görmem normal şartlar altında mümkün olmadığına göre, mecburen kurbanlık ineklerinki ile idare edecektim.

Aslında, Hülagü Kasap’ın vitrininde defalarca beyin görmüşlüğüm vardı. Tam olarak emin değildim ama koyunlara ait beyinlerdi bunlar. Aslına bakarsanız sadece ben değil, kimse emin değildi! Çünkü dedikodulara bakılırsa, bu beyinler pekâlâ, bir yorgun eşeğe, bir sütçü beygirine de ait olabilirdi!

Kimin beyni olursa olsun, neticede Hülagü Kasap’a, “Şunlara acık yakından bakayım. Elimi dokundurayım. Şap şap vurayım. Burnumu yaklaştırıp koklayayım; bakalım dedikleri gibi küflü peynir gibi mi kokuyormuş bi öğreneyim!” desem; beni dükkanın önünden taşla, sopayla, süpürge sapı ile küfür kıyamet kovaladığı kediler gibi kovalardı.

Hem ben beyni bir kasap vitrininde değil, bizzat kendi yerinde, yani kafatasının içinde görmek istiyordum!

Bana yıllardır ıssız bir adada hayalî bir şehir kurdurtan o muhteşem organı deli gibi merak ediyor; ansiklopedilerde beyinle ilgili ne varsa yalayıp yutuyordum. Fakat kendini merak etme konusunda doymak bilmez bir iştihası olan beynim, kendi hakkında bir şeyler okuyup öğrenmeye sıra geldiğinde, o kadar da hevesli sayılmazdı. Aramızda kalsın ama okuduğum şeyleri pek de anlamıyordum.

İşte Kurban Bayramı günlerinde, “Bu senin hakkın, bu benim hakkım, bu da fukaranın hakkı.. Aman haaa! Hak geçmesin!” diye kuyumcu terazisinde elmas mücevher tartar gibi kilo kilo et tartan, tartarken de kılı kırk yaran, avuç içi kadar böbreği bile dörde bölmek için cetvel tutan adamların ayaklarının altında dolaşmamın, “Mundar ettin hayvanın beynini!” diye türlü azarlar yememin, o beyni oradan çıkaracağım diye parmaklarımı doğramamın sebebi de, hep bu meraktı işte...

Beynim beynimi merak ediyordu ve bu merakımı gidermek için, bir ineğinki ile idare etmekten başka çarem yoktu...

Haa... Anne babalara da bir çift sözüm var:

Çocuğunuz bu tür şeylere meraklı ise sakın konu komşuya, “Bizimki galiba doktor olacak doktor!” diye hava atmaya kalkmayın. Sonra çok mahcup olursunuz! Siz en iyisi çıtayı alçak tutun, yazar olacak falan deyin. Doktor olursa övünürsünüz; yazar olursa da, “Ne yapalım, kaderi böyleymiş” dersiniz...



ŞU ACAYİP BEYİN kitabından alınmıştır.

271 görüntüleme1 yorum