Beş Önemli Vakit


İDRİS TAKACI’NIN öğretmen masasında uyuya kalması, bir süre 5/A sınıfının gündeminden düşmedi. Tabii bunun en önemli sebeplerinden biri, Safinur Tazenane’nin her yakaladığı fırsatta onunla dalga geçmesiydi. Doğrusu İdris, Safinur’a fena bir koz vermişti.


–İdris, uykunu aldın mı İdris?

–Bak ya!

–İdris rüya da gördün mü? Gördüysen ne gördün?

–Git başımdan Tazemarul!

–Uyusunda büyüsün niiiiinni...

–Ya bi git ya!

–Bunu beğenmediysen, danaları söyliyeyim.

–Ne danası be?

–Bostana giren danalar.

–Offf...

–Şaka yapıyom be!

–Halis Muhlis gelsin, şikayet edecem seni.

–Tamam. Sen şimdi uyu. Halis Muhlis gelince ben seni kaldırırım.

–Kızım bi git ya!


Eee! Men dakka dukka demişler. Yani “çalma kapımı, çalarım kapını” Sen misin her bulduğun fırsatta Safinur Tazemarul’u (Tazenane diyecektim yanlış oldu) çıldırtan, sinir eden, kızdıran! İşte şimdi fırsat onun eline geçti. Çekeceksin İdris, çare yok! Üstelik bu rüzgâr kolay kolay dinmez, sene sonuna kadar eser de eser.


–Günaydın arkadaşlar!

–Günaydın öğretmenim.


Halis Muhlis, neşe ile sınıftan içeriye girince, önce şöyle bir ortalığı kolaçan etti. Sanki herkesi tek tek gözden geçiriyor gibiydi.

–İdris nasılsın? Seni aramızda gördüğümüze göre bu sabah karnın ağrımamış demek ki?

–Ya öğretmenim ya!


Halis Muhlis’in İdris Takacı’ya bu beklenmedik takılmalarına bütün 5/A sınıfı kahkalarla güldü. Ama İdris Takacı da güldü. Merak etmeyin alınmadı, kızmadı ve herkes gibi o da eğleniyordu. Tabii en çok gülenin, Safinur Tazenane olduğunu söylemeye gerek bile yok...


–İdris biliyor musun, ben de bazı sabahlar çok zor kalkıyorum yataktan. Bazen sabah namaza kalkamadığım bile oluyor. Saati falan kuruyorum ama nafile! Duymuyorum bile...

–Ama öğretmenim, SABAH taa o saatte kalkmak da çok zor ya!

–Ama bence namaz kılmak için en güzel vakit sabah vakti. Henüz gün doğmadan...

–Neden öğretmenim?


Ah bu sorular! Halis Muhlis için ne kadar kıymetliydiler. Onlar sormuyor yahut soramıyorsa, sormaları ve merak etmeleri için önlerine fırsatlar koymalı, meraklarını gıdıklamalıydı...


–Hanımefendiler, beyefendiler! Her gecenin sonunda, gözlerimizin önünde, apaçık bir mucize yaşanır. Uyumamız ve dinlenmemiz için üzerimize örtülen o koyu lacivert ve inciler gibi yıldızlarla işlenmiş gece örtüsü, sabaha doğru usul usul kaldırılır. Allah’ın sıcak sarı güneşi, erguvan renkli serin merhabalarla, tatlı esintili günaydınlarla, uzak tepelerin, dağların ve ormanların arkasından, sessiz ve sedasız beliriverir.

Bu büyük bir olaydır! Eğer her sabah değil de, mesela on yılda, yüz yılda bir gerçekleşecek olsaydı, hiçbirimiz yataklarımızda duramaz, yeryüzünün bu en muhteşem mucizesine şahit olmak için, daha güneş doğmadan kalkar, evlerin balkonlarına, çatılarına, yüksek tepelere, geniş düzlüklü ovalara çıkar, birazdan yaşanacak mucizeyi daha rahat görebilmek için, deniz kıyılarına, sahillere koşar ve heyecanla beklemeye başlardık.

Oysa ha her sabah, ha yüz yılda bir! Ne değişir? Güneşin doğuşu her türlü mucizedir.

İşte SABAH NAMAZI, bu muhteşem olayın, Rabbimizin bize yepyeni bir gün daha bahşetmesinin ve sanki görünmez bir mürekkeple yazılmış bir yazıyı görünür kılan sihirli bir iksir gibi ışığın, yeryüzünü bir kez daha, bir kez daha, bir kez daha.. ama her seferinde taptaze aydınlatması karşısında, müminlerin hayret, minnet, şükran, teşekkür hislerini ifade etmeleri için bulunmaz bir fırsattır.

Minarelerden ALLAHU EKBER sesleri yükselmeye başlar. Ve şehirlerin üzerine, bereketli bir yağmur yağıyormuş gibi ezan kelimeleri yağar...

Biz kalkarız. Sıcak yataklarımızdan, kuşlar gibi erkenden uyanırız. Onlar nasıl kendi dilleri ile şakıyıp ötüşmeye ve yeni günü karşılamaya başladılarsa, biz de sabah namazı ile bunu yaparız

Allah’ın bu en büyük mucizelerinden biri birazdan yaşanacakken âdeta, “Az sonra doğacak olan Güneş Senin, onu da, onun ışıklarını da Sen yarattın. Bu dünya Sen O’nu döndürdüğün ve “Dön!” emrettiğin için böyle dönüyor. Ve bu yeni gün de, Senin bize bir armağanındır” deriz.

İşte SABAH NAMAZI yeni bir güne başlamak için bu yüzden hem çok önemli, hem de çok güzeldir.


Halis Muhlis’in sabah namazı için anlattıkları 5/A sınıfındakileri çok şaşırtmıştı. Hiçbiri daha önce böyle şeyler düşün(e)memişti. İdris Takacı’nın zihnine, “Acaba ananemin aklından bütün bunlar geçiyor olabilir mi?” diye bir soru geldi. Ananesi, horozlardan bile önce uyanan bir ananeydi. Oysa İdris için sabah namazı demek, uykunun en tatlı yerinde uyanmak demekti! Fakat Halis Muhlis’in bu anlattıklarından sonra, onun aklında ve kalbinde, işler biraz değişti...


–Peki ÖĞLE NAMAZI öğretmenim? Hadi sabah kalktık kıldık namazımızı. Öğle vakti, yani günün tam ortasında neden bir daha kılıyoruz?

–Bu dünyanın işleri çoktur arkadaşlar. Eh, aralarında gereksiz, lüzumsuz şeyler de yok değildir. Ama yine de pek çoğumuzun yığınla işi vardır. Öğrenciler okullara gider, işçiler fabrikaları doldurur, pazar yerlerinde satıcılar tezgahlarını kurar... Herkes bir iş yapar.

Hastalar hastahanelerde şifa bekler, aşçılar fokurdayan tencerelerin önünde yemeklerin pişmesini...

Kimi ders çalışır, kimi oyuna dalar, kimi okuduğu kitaba...

Ve hayat, türlü gaileler içinde, geçip gider.

Sabah taptaze doğan Güneş, bizim bu sevgili mavi gezegenimiz kendi etrafında döndükçe yükselir yükselir ve tam tepeye kadar çıkar. İşte bu sırada insanlara, “Durun!” demek gerekir!

“Durun! Her ne yapıyorsanız bırakın. Bir nefes alın, azıcık bi dinlenin! Ve bu dünyaya niye geldiğinizi bir hatırlayın.

Sizi buraya kimin gönderdiğini, kimin yaşattığını, serin ve tatlı suyu, hoş meyveleri ciğerlerinizi ferahlatan havayı kimin yarattığını...

Bütün işler bu koşuşturmaca bu yarış...

Bunlar zor işler.

Yoruldunuz, kafanızda biraz karıştı belki de... Hadi şimdi vakit geldi. Haydi gelin!

Sizlere müjde! Rabbinizin huzuruna bir kez daha davet edildiniz.

Dertlerinizi, sıkıntılarınızı, yorgunluklarınızı bırakıverin şu seccadenin kenarına ve ALLAHU EKBER diyerek, O’nun huzurunda duruverin.

Şimdi beliniz, dertlerden kederlerden, yorğunluktan değil, O’na olan saygı ve sevginizden bükülsün sadece, çünkü O sizin Rabbinizdir ve bütün dertlerinizden büyüktür.

İşte öğle namazı, günün tam orta yerinde bize Allah’ın bir güzel hediyesi ve hoş bir davetidir. Hani bazan siz çok ders çalışırsınız da, anneniz “Acık dinlen, gel bir şeyler atıştır, şu kekin tadına bak. Sana soğuk süt de koyayım dolaptan..” der ya! İşte öyle bir şey...

–Bana genelde, “Yeter artık! Kalk şu bilgisayarın başından da az ders çalış!” diyorlar öğretmenim.

–Evet evet iyi hatırlattın. Öğle namazı buna da benzer aslında. Sanki Allah bize, “Yeter bu kadar dünya için çalışıp didindiğin. Burada çok kalacak değilsin; ebedî, sonsuz bir hayat seni bekliyor. Kalk ve Beni an! Seni bu dünyaya neden gönderdiğimi hatırlat kendine!” der öğle namazına davet ederek...

Fakat bu ne hoş bir davet ve ne kadar tatlı bir hatırlatmadır...

–Valla öğretmenim namaz kılasım geldi.

–Bunca şeyi niye konuşuyoruz Tacettin?

–Niye konuşuyoruz öğretmenim?

–Namaz kılasınız gelsin diye!

–Peki öğretmenim sabahı anladık, öğleyi anladık ama bi de İKİNDİ var?

–İyi ki ikindi de var Mahpeyker!

–Öyle mi?

–Öğle değil ikindi!

–Tacettin, güzel espiriydi şimdi takdir ettim seni ama sulandırmayalım.

–Peki öğretmenim.


Halis Muhlis, o her zamanki şekilli el kol hareketi ile saatine baktı. İkindiye daha vardı.


–İkindi vakti ise, eğer bir günü insan ömrüne benzetecek olursak, ihtiyarlık zamanlarını andırır. Çünkü sabah pırıl pırıl taptaze doğan Güneş, öğleye doğru en olgun zamanlarına ulaşırken, sonra ağır ağır alçalmaya, gün âdeta ihtiyarlama başlar.

Allah, işte bizi bu vakitlerde, bir kez daha huzuruna çağırır.

Güneş doğmuş ve yükselmiştir yükseleceği kadar. Daha fazla yükselmeyecektir, artık alçalmak vakti gelmiştir.

Onu yükselten de Allah’tır, alçaltan da...

Gölgeler uzar, kuşlar yuvalarına çekilmek üzere son hazırlıklarını yaparken, tombul tüylü bal arıcıkları, çiçek tarhları üzerinde son turlarını atarak, kovanlarına doğru yola çıkarlar. Ve ezanlar, bir kez daha Müslüman şehirlerinin semalarında yankılanıp, müminleri Allah’ın huzuruna çağırırlar.

ALLAHU EKBER!

ALLAHU EKBER!

Güneşin en tepeden aşağılara inmeye başlaması, bir gün için önemli bir vakittir. Tam bu vakitlerde, Rablerinin huzurunda İKİNDİ namazına duran müminlere, ikindi namaz âdeta şöyle der:

“Yükselten de Allah’tır, alçaltan da...

Bahar ve yaz da O’nun hazinesinden gelir bize, sonbahar da...

Çiçekleri nasıl açtırıyorsa öyle de soldurur. Ve bizleri, dünyaya minicik bir bebecik olarak gönderen de O’dur, büyütüp çocuk ve gençliğe eriştiren, sonra saçlarımıza aklar düşüren ve ihtiyarlığı bize veren de...

O yüzden biz, kederlenip hüzünlenmemeliyiz. Çünkü bütün bu işler O’nun emri ile olur. Biz O’ndan gelen her şeye razıyız....”

İşte İKİNDİ NAMAZI da böyle önemli bir vakittir. Rabbimiz biz kullarını, günün bu ihtiyarlık zamanında, kederlenirlerse diye huzuruna çağırıp âdeta teselli eder.

–Öğretmenim?

–Efendim Mahpeyker!

–Sıra akşama geldi...

–Evet.

–Hani bir günü insan ömrüne benzetmiştiniz ya siz az önce...

–Evet...

–Sabah çocukluk ve gençlik, öğle yetişkinlik falan işte, ikindi ihtiyarlık, yaşlılık...

–Evet...

–O zaman akşam ölmek mi oluyor?

–Ve vakit AKŞAM olduğunda, Güneş, sıcak sarı, turuncu ve kızıl renklere boyayarak ufukları, yeryüzünün bir yüzünde doğmak üzere, bir yüzüne veda eder...

Evet Mahpeyker, işte bu da günün sonu demektir. Ve bir ömür içinde, insanların vefat edip gitmesine, bütün sevdiklerinden ayrılmasına, yahut sevdiklerinin ondan ayrılmasına benzer...

Senenin de, kış mevsimi gibidir akşam...

İnsanın Rabbini en çok anmaya muhtaç olduğu zamandır.

İşte tam da bu vakitlerde, kızıl akşam semaları, yine ALLAHU EKBER sedaları ile inler.

Müezzinler, müminlere bir kez daha Rablerinin davetini hatırlatır! Allah günün, senenin mevsimleri içinde kışa, bir insanın ömrü içinde de vefatına benzetebileceğimiz bu çok önemli vaktinde de, bizleri tekrar, huzuruna davet eder...

Bu bir teselli davetidir aslında...

Dünyanın ışıkları kapatıldığında, aydınlık gündüz yerini karanlığa bıraktığında, insanlar Allah’ın huzurunda bir kez daha namaza durduğunda, AKŞAM NAMAZI onlara âdeta şunları söyler:

“Evet Güneş battı, gündüzün ışığı çekilip gitti. Aydınlık karanlık ile yer değiştirdi. Ama Allah bütün bunların sahibidir. O sizi hiçbir zaman karanlıklarda bırakmaz. Güneş de O’nundur, gündüzün de sahibi O’dur. Aydınlık nasıl O’nun emri ile ortalığı kapladıysa, gelmekte olan karanlık da, O’nun emri ile gelmektedir.

Her şey gelip geçer... Ama Allah hep BÂKÎ’dir. Yani O’nun varlığı sonsuzdur. O’nun kudreti de sonsuzdur.

Bu yeryüzünde aynalara yansıyan ışık gibi parıldayıp kendini gösteren bütün isim ve sıfatları da sonsuzdur.

Çiçekler solar ama Rabbinizin onları böyle güzel yaratan MÜZEYYİN ismi solmaz.

Güneş ışıklarını toplar gider ama Rabbinizin NUR ismi bizi aydınlatmaya devam eder.

Her hayat sahibi ölür ama sizin Rabbiniz hayatın sahibidir ve hep HAYY olandır..

Allah sizi yakında her yeri kaplayacak olan bu karanlıklarda bırakmaz! Ufuklarımızı tekrar aydınlattığı gibi, kalbinizi, en gizli kederlerin ve hüzünlerin saklandığı köşelerine kadar yine aydınlatır...”

İşte AKŞAM NAMAZI bizlere böyle bir zamanda, Rabbimize seslenme O’nunla baş başa kalma imkânı verdiği için ne güzeldir, ne hoştur, ne ferah bir tesellidir...


5/A sınıfı hayretler içindeydi. İstisnasız hepsinin aklından aynı şey geçiyor, kalpleri aynı hislerle atıyordu: “BU NAMAZ DA NEYMİŞ BE!”


–Öğretmenim?

–Efendim Mahpeyker.

–YATSI NAMAZI var sırada.

–Evet. Gündüzün ufuklarda kalmış son ışıkları da çekilip gittiğinde, yeryüzünü bir büyük karanlık kaplar. Ve günün son namazına müminleri davet etmek için müezzinler, bir kez daha ezan okumaya başlarlar.

ALLAHU EKBER!

ALLAHU EKBER!

Böylece bizler, Rabbimizin huzuruna uykuya dalmadan önce son bir defa daha davet ediliriz. Ve yatsı namazı, bize âdeta şöyle der:

“Allah bütün karanlıklardan büyüktür! O gece ile gündüzü birbiri ardına değiştirendir. Gecenin ardından tekrar aydınlık, ferah ve tertemiz bir sabahı bize getirdigi gibi, kışın hemen arkasından o muhteşem baharı kapılarımızın önüne koyduğu, ölmüş kurumuş, âdeta iskelete dönmüş dallarda, çalılarda binlerce farklı çiçek ve meyveyi açtırıp coşturduğu, onlara âdeta yeniden can verdiği gibi, ölümün ardından da, sizi yine diriltecek, karanlıklarda bırakmayacak ve sonsuz bir hayatı verecek olan da yine o Allah’tır.

Hüzünlenmeyin, korkmayın, üzülmeyin! Sizler karanlıkta kalmadınız! Başınızı kaldırıp baktığınızda üzerinizi örten gece örtüsünün nasıl ışıl ışıl süslendiğini görebilirsiniz. Sizin için, karanlığı bile böyle süsleyen Allah, sizi hiç karanlıklarda bırakır mı?

Uyuyup dinlenesiniz diye üzerinize çekilmiş bu örtünün altında, haydi şimdi bir kez daha, ne olur ne olmaz belki de son defa O’na secde edin ve hiç merak etmeyin...

Gözyaşlarınızı silecek ve kalplerinizdeki bütün hüzünleri giderecek olan sadece bir Allah’tır.

Yaz da O’nundur, kış da...

Gündüz de O’nundur, gece de...

Aydınlık da O’nun emriyledir, karanlık da...

Toprağın altı da O’nundur, üstü de...

Madem namazlarınızı kıldınız haydi şimdi hepinize iyi uykular! Sabah gün doğmadan sizi bekleyen bir davet daha var...”

–Öğretmenim İdris arkadaşımız çoktan uyumuş olabilir.

–Yok ya ne uyuması? Şimdi zil çalacak. Aha da çaldı!


Ve işte böylece, BEŞ VAKİT NAMAZIN neden BEŞ VAKİT olduğunu hızlıca, zaman darlığından kısaca anlattı Halis Muhlis. Eğer zil çalmasaydı, daha da anlatacaktı. Doğrusu 5/A sınıfı, Halis Muhlis anlattığı sürece onu dinleyecek, hiç bıkmayacak gibiydi.


•••

Özkan Öze'nin çocuklar için (9+) NAMAZIN HAKİKATINI anlattığı DERSİMİZ NAMAZ kitabından alınmıştır

0 görüntüleme