Aylaklar Locası



–Benim gençliğimde sinemalar şimdiki gibi değildi. Kimse koltuk numaralarına falan dikkat etmezdi. Giriş kapısından biletini alıp içeriye girerdin. Ve henüz boş olan koltukların içinden sana uygun bir tanesini seçip otururdun. Eğer ışıklar söndükten ve film başladıktan sonra içeriye girmeye kalkarsan kapıda bekleyen YER GÖSTERENden yardım istemen gerekirdi.

–Yer gösteren mi?

–Yer gösteren, evet! O, elindeki paslı köhne fenerin ışığı ile sana bir yer gösterirdi. Daha doğrusu, seni ilk bulduğu boş koltuğa oturtur ve oradan kalkmamanı tembihlerdi. Yerini beğenmeme gibi bir hakkın da yoktu.

Yer gösterenler ters adamlardı. En azından benim tanıdığım yer gösterenler hep öyleydi.

Bir tanesinin yağlı pala bıyıkları vardı, yaşlı ve çok öfkeliydi. Beni hiç doğru düzgün bir yere oturttuğunu hatırlamıyorum. O yüzden geç kalmamaya ve oturacağım yeri kendim bulmaya çalışırdım.

Sonradan bu benim için bir hayat tarzı oldu. Yer gösterenlerin öfkeli tersliklerine tahammül etmek ve paslı fenerlerindeki titrek ışıklarına ihtiyaç duymamak için her zaman yerimi kendim bulmaya çalıştım.

Ama hayatım boyunca bu zorba yer gösterenlere benzeyen insanlar tarafından istemediğim yerlere oturmaya, istemediğim şeyleri yapmaya, istemediğim sözleri söylemeye, aslında hiç de inanmadığım şeyler üzerine yemin etmeye, sevmediğim şeyleri seviyormuş gibi yapmaya, karşılarına geçip gürültülü bir şekilde gaz çıkarmayı hayal ettiğim ve hardal tanesi kadar saygı duymadığım kimseler önünde eğilmeye, hoşlanmadığım şiirleri ezberlemeye, takmayacağım nutukları dinlemeye, saçlarımı kendime hiç yakıştırmadığım biçimde kestirmeye, üzerime uymadığından emin olduğum elbiseleri giymeye, asla ama asla olmak istemediğim insanlar gibi olmaya ve doğru bulmadığım yerlere gitmeye zorlandım...

Kendimi mutlu hissetmediğim günlerde, benden neşeli şarkılar söylememi beklediler. İçimde mutluluktan ve heyecandan sarı kelebekler uçuşurken, oturup bir köşede sicim gibi gözyaşları dökmemi istediler...

Ne hissettiğimin onlar için hiçbir önemi yoktu çünkü. Ne hissetmem gerektiğini bile öğretmeye çalıştılar. Ellerinde paslı fenerleri ile bana durmam gereken yeri göstermeye kalktılar.

–Sen ne yaptın peki?

–Beeen... Ben de onlara günlerini gösterdim!

–Nasıl yani?

–Güneş varken yerimi ve yolumu bulmak için sizin o paslı fenerlerinizden dökülen titrek ve idrar sarısı ışığınıza ihtiyacım yok, dedim!

–Vauv! Bütün bu sözleri gençlik bayramı töreninde bana zorla tayt giydirip, okulun en uzun boylu çocuğunun sırtında trampet çaldırmak isteyen okul müdürüne söylemek isterdim doğrusu...

–Bunları sana o bir düzine disiplin cezasına bir tane daha ilave etmen için anlatmıyorum.

–Sen o çocuğu gördün mü peki? İkindiden sonra gölgesi bir zürafaya benziyor.

–Başkaları hakkında böyle alaycı konuşmaların hiç hoş değil. Sana bütün bunları neden anlatıyorum biliyor musun?

–Neden anlatıyorsun?

–Bundan sonra kimsenin sana AYLAK demesine izin vermeni istemiyorum da o yüzden anlatıyorum! Ve sırf despot yer gösterenler seni AYLAKLAR LOCASıNA oturtmak istiyor diye, aylaklık yapmanı istemediğim için anlatıyorum! Bir an önce kendine yakışan yeri bulmanı istiyorum da ondan anlatıyorum. Çünkü, sen bir AYLAK değilsin!

–Neyim peki ben?

–Şimdilik sana ÇAYLAK diyelim. Ama eminim ileride daha iyi bir isim bulacağız!

...

...

...


ÇAYLAK İLE FİLOZOF 1 'den alınmıştır.

296 görüntüleme1 yorum