Allah Hem her Yerde, Hem Hiçbir Yerde!



KUMKURDU’NUN en sevdiğim bölümlerinden biri Zakkarina’nın bütün gün hiçbir şey yapmamaya karar verdiği ama bunun son derece sıkıcı ve bir o kadar da beter bir iş olduğunu keşfettiği bölümdü.

Bütün bir günü hiçbir şey yapmadan geçirmeye çabalayan Zakkarina, günün sonunda boş boş oturmanın çalışıp çabalamaktan çok daha zor olduğunu öğrendi.

Eğer Kumkurdu’nu ben yazmış olsaydım, Zakkarina’ya bunun aynı zamanda mümkün olmadığını da bir güzel öğretirdim. Yani değil bütün gün, birkaç dakika bile hiçbir şey yapmadan geçirmenin asla mümkün olmadığını…

Ne demek mi istiyorum? Çok özel bir şey değil; hepimizin bildiği fakat pek azımızın üzerinde düşündüğü bir şeyi söylüyorum.

– Zakkarina na’ber! Na’bıyosun?

– Hiiiiç!

– Hiç mi?

– Hiç! Evet hiç! Karar verdim bugün hiçbir şey yapmayacağım ben!

– A hahaha! Hiçbir şey yapmıyorsan bile şaka yapıyor olmalısın!

– O niye?

– Bir insan hiçbir şey yapabilir mi? Mümkün mü böyle bir şey?

– Niye mümkün olmasın?

– Çünkü bir insan asla ama asla ama asla hiç bir şey yapamaz!

– Neden?

– Çünkü, hiçbir şey yapmak aslında hiç bir şey yapmamaktır. Ve insan için hiçbir şey yapmamak mümkün değildir.

– Ama ben burada böyle oturuyorum sabahtan beri yemin billah hiçbir şey yapmıyorum.

– Bak kendi ağzınla söylüyorsun “sabahtan beri oturuyorum” diyorsun. Demek ki hiçbir şey yapmıyor değilsin! Oturuyorsun!

– Ha!

– Oturuyorsun, nefes alıyorsun, sağa sola bakıyorsun, oradan buradan gelen sesleri işitiyorsun, neler neler düşünüyorsun...

Kim bilir bütün bu süre içinde kaç kere göz kırptın, yutkundun, oranı buranı kaşıdın. Sakın bir daha “hiçbir şey yapmıyorum” deme! Bu imkânsız bir şeydir çünkü!

– Bir kumkurdu için bu kadar akıl sana çok değil mi?

– Çok ama ne yapacaksın, başa gelen çekilir!

Faydalı ya da faydasız, gerekli ya da gereksiz, bilerek ya da bilmeyerek, insan mutlaka bir şey yapmalıdır. Çünkü “Hiçbir şey yapmamak” mümkün değildir. Ama insanların dünyasında bundan çok çok çok daha mümkün olmayan bir şey daha vardır: “Hiçbir yerde olmamak!”

– Alo yavrum!

– Alo anne!

– Oğlum neredesin sen kaç saattir?

– Hiçbir yerde!

– Üstüme iyilik sağlık! Evladım insan hiç, hiçbir yerde olur mu?

– Olmaz mı?

– Olmaz! Çabuk eve gel! Ben sana o hiçbir yerin kaç bucak olduğunu bi göstereyim de gör!

– Ya anne ya!

İnsan için nasıl ki “hiçbir şey yapmamak” mümkün değilse, “hiçbir yerde olmamak” da mümkün değildir; çünkü insan, her zaman “bir şey yapmak” zorunda olduğu gibi “bir yerde” olmak zorundadır!

– Sen şimdi neredesin mesela? Evde misin?

– Ne? Ne işin var senin orda!

Ben şu an evdeyim. Dün gece de evdeydim. Ama rüyamda kendimi Titikaka Gölü’nün kıyısında Samanyolu’nu seyrederken gördüm. Biliyorsun yeryüzünde Samanyolu Galaksisi’ni yani uzaydaki evimizi seyredebileceğin en güzel yerlerden birisi, Titikaka Gölü’dür.

Uyandığımda aklıma ilk gelen şey, hiçbir yerde olmamanın benim için ne kadar imkânsız bir şey olduğu idi. Rüyalarımda bile bir yerlerde olmak zorundaydım çünkü.

Hiçbir yerde olmamayı rüyamda bile göremiyordum senin anlayacağın… Belki bazen nerede olduğumu tam olarak kestiremediğim çok acayip rüyalar görüyordum ama mutlaka bir yerlerde oluyordum.

Sadece rüyalarda değil, hayal kurarken bile bir yerlerde olmak zorundaydım! Hiçbir yerde olmadığım bir hayal kuramıyordum zihnimde.

Hiçbir yerde olmamak nasıl bir şey bilmiyordum. Çünkü hep bir yerde olmak zorundaydım. Gerçek hayatta, rüyada ve hatta hayallerimde bile; benim için “hiçbir yer” diye bir yer yoktu.

İşte bu yüzden “Her şey bir yerlerde peki o zaman Allah nerede?” gibi bir soru aklıma geldiğinde, geceleyin, karanlık ormanda gözlerine ışık tutulmuş tavşanlar gibi olduğum yerde kalakalıyorum!

– Madem her şey bir yerlerde olmak zorunda o zaman Allah nerede?

– Dur! Dur! Dur bi dakika! Sanırım konuya çok yanlış bir noktadan bakıyorsun!

– Nedenmiş?

– Evet her şey bir yerlerde olmak zorundadır. Ama Allah bir yerlerde olmak zorunda değildir. Çünkü O Allah’tır ve bizim yer dediğimiz her yeri yaratandır!

– Bunu benim aklım almaz!

– Şu notlarına bakılırsa aklının almadığı daha pek çok şey var gibi!

– Özellikle de trigonometri!

Akıl almaz şeyler

Sana “Yer neresidir?” diye tuhaf bir soru sorsam elbette bana bir soru ile cevap verirsin.

“Neyin yeri?”

Çünkü yerin neresi olduğu, “neyin yeri” olduğuna göre değişir.

Mesela, çikolata kaplı hindistancevizi toplarının yerini merak ediyorsan sana bir cevap vermeden önce, “Keşke bu soruyu on beş dakika önce sorsaydın” derdim.

Çünkü on beş dakika önce buzdolabındaydılar. Oysa şimdi midemdeler. Ama kereviz salatasını soruyorsan, o şu pahalı plastik kaplardan birinin içinde, kap ise buzdolabının en üst rafında. Üzerinde, “Acıktığında bunu ye! Sakın gece yarısından sonra tatlılara dadanma!” yazılı bir not olacaktı!

Kereviz salatası için yer, gereğinden fazla pahalı plastik bir kap. Ancak kabın kendisi de bir yerde olmak zorunda! Onun yeri ise buzdolabı. Buzdolabının yeri ise mutfak. Mutfağın yeri, koridorun sonu…

Bütün bunların, benim ve midemdeki çikolata kaplı hindistancevizi toplarının yeri ise bu ev!

Ancak evin de bir yere ihtiyacı var. O da işte bu Mürdümeriği Sokak!

Mürdümeriği Sokak ise, Eskidenburalarhepdutluktu Caddesi’nde!

Eskidenburalarhepdutluktu Caddesi, Göbeklilahana Mahalle’sinde…

Göbeklilahana Mahalle’si ise…

Tamam tamam bunu daha fazla uzatmayacağım. Mahalle, ilçede, ilçe şehirde şehir ülke sınırları içinde, ülke ise Dünya’nın üzerinde!

Her şeyin bir yeri var! Fakat bitti mi? Bitmedi!

Dünya, Güneş Sistemi’nde, Güneş Sistemi ise dün gece gördüğüm rüyada Titikaka Gölü’nün kenarından hayranlıkla seyrettiğim Samanyolu Galaksisi’nde bulunuyor.

Peki ya Samanyolu? O da bir yerlerde olmak zorunda değil mi?

Elbette o da uzayda! Tıpkı kendisi gibi milyarlarca başka başka gökadalar, kehkeşanlar ve galaksilerin bulunduğu yerde…

Peki bitti mi? Hayır! Bitmedi!

– Peki ama uzay nerede?

– Bilmiyorum! Ve bunu hiç kimse bilemez!”

– Gerçekten mi?

– Gerçekten evet! Eğer ‘Uzay da muzayda!’ diye bir cevap verecek olsak o zaman ‘Muzay nerede?’ diye sormamız gerekirdi. Ve bu böyle sürer giderdi!

– Bunu hiç düşünmemiştim!

– Peki ama ben seni uzayın sınırlarına kadar neden götürdüğümü biliyor musun?

– Neden?

– Aklının sınırlarını görmen için!

– Aklımın sınırlarını mı?

– Evet! Aklının sınırlarını! Ne yaparsan yap ‘Uzay nerede?’ gibi bir soruya cevap vermezsin. Sadece sen değil, kimse bu soruya cevap veremez.

– O zaman en iyisi geriye dönelim ve kereviz salatasını yiyelim!

– Kerevizi mi yiyelim? Bu kadar uzağa gitmeye gerek yokmuş desene!

Evet aklımın sınırları vardı; tıpkı her şeyi göremeyen gözüm, her frekanstaki sesi işitemeyen kulağım, her kokuyu seçemeyen burnum, her yediği şeyi öğütemeyen midem, her yükü kaldıramayan omuzlarımın bir sınırı olduğu gibi aklımın da sınırları vardı.

Her şeyi almıyor, her konuyu da anlamıyordu! Ve ben bu sınırlı akılla, içinde yaşadığım yeri yani evreni bile tam olarak anlayamıyordum.

Bakışımı derinleştiren o dev gibi teleskoplarla evrenin sınırlarına yaklaştığımı sandığım zamanlarda, beynim karıncalanıyordu. Ama hiç bir zaman “Madem aklım almıyor, öyleyse uzay diye bir yer yok!” demiyordum. Ama sıra Allah’a yani bu aklıma sığıştıramadığım evreni yaratan yaratıcıya geldiğinde, her şeyi aklım alsın istiyordum.

“Her şey bir yerlerde o zaman Allah nerede? O da bir yerlerde olmalı değil mi?” diye soruyor; “O hiçbir yerde değil. Çünkü Allah “Mekândan münezzehtir” (Yani bir yerde olmak zorunda değildir) cevabını aldığımda ise, “Ama bu akıl almaz bir şey! Aklımın almadığı bir şeye nasıl inanabilirim ki?” diye itiraz ediyordum.

Oysa aynı itirazı Matematik öğretmenine yapabilir miydim? “Aklım bu trigonometriyi almıyor sorun bende değil sorun trigonometride!” diyebilir miydim?

– Şimdi öğretmenim bak! Problem şu, aklım almıyor!

– Peki problemin aklında olabileceği ihtimalini aklın alıyor mu?

– Yani! Evet, o da var tabii!

Aslına bakarsan bazı şeyleri aklımın almaması son derece normaldi. Ama tabii buna derslerim dahil değildi. Onun sebebi kabak gibi ortada olan tembelliğimdi! Fakat aklımın okumakla, çalışmakla falan asla almayacağı şeyler de vardı. Kabul edebileceği, bileceği hatta bir derece anlayabileceği ama asla al(a)mayacağı şeylerdi bunlar…

Allah’ın bir yerde olmak zorunda olmadığını yani “mekândan münezzeh” olduğunu da aklım almıyordu. Aklım almıyordu ama anlıyor ve biliyordu. (Aklın anlaması başka bir şeydir, aklın alması başka bir şeydir! Önce bu ikisini birbirinden ayırmalıyız!) Çünkü madem Allah, her şey gibi yer dediğim her yeri de yaratandı; Dünya’yı, Ay’ı, yıldızları, galaksileri, bütün bu uzayı… Demek ki hiçbir yer yokken de vardı. Hiçbir yer yokken var olan, elbette bir yerde olmak zorunda değildi!

Bir okyanus dolusu suyu bir bardağın almaması gibi aklım bunu almıyordu ama bal gibi anlıyordu.

Allah evet, hiçbir yerde değildi. Çünkü O mekândan münezzehti.

Ne nerede, ne değil?


Bazen, bazı şeyler için “Nerede?” diye sormanın pek bir anlamı yoktur. Cevap vermek de oldukça zordur.

Bir dağ, bir göl, bir sahra, bir kafe, bir dost ya da bir düşman, bir ağaç, bir meyve, bir tencere zeytinyağlı sarma, bir kalem, bir bardak, bir çanta, uzaktan kumanda, bir şarj aleti için nerede diye sorabilirsiniz. Bütün bu saydığım şeyler ve onlar gibi bir maddesi, bir ağırlığı ve bir hacmi olan cisimlerin “Nerede?” olduğuna—uzaktan kumandalar ve şarj aletleri hariç(!)—çoğu zaman bir cevap verilebilir.

Ormanların arkasında, ovanın kenarında, falanca şehirde, Cevat Dıngıldak ve Mahdumları Nalbur ve İnşaat Malzemeleri dükkânından sola dönünce, masanın üzerinde, kapının arkasında, halının altında, buzdolabında, cebimde vs.

Fakat bir şey elle tutulur, gözle görülür olmaktan uzaklaştıkça “Nerede?” sorusuna cevap vermek gittikçe zorlaşır.

Mesela bir kilo buz için “Nerede?” sorusunun cevabı kolaydır.

– Nerede olacak mutfak masasının üzerinde!

Ama mevsim yaz, aylardan ağustos ve sevgili buz kütlemiz bir kabın içinde değilse, onun “Nerede?” olduğunu öğrenmek, çok daha zor olur.

Az önce masanın üzerinde katı bir kütle olarak duran donmuş su, erimiş ve odanın her bir yerine yayılmıştır çünkü…

– Nerede benim sevgili bir kilo buzum?

– Eridi, ya ne olacaktı?

– Eridi de kayboldu mu?

– Ortalığı görmüyor musun? Her taraf ıslak! Halılar, koltuklar, yer döşemesinin minnacık minnacık aralıkları ve çoraplarım bütün çoraplarımız ıslandı! Belki de eriyip suya dönüşen sevgili buz kütlen, sıza sıza alt kattaki Emekli Müze Müdürü Rüknettin Neyettin’in sabahtan akşama kadar üzerinde uyukladığı küflü berjer koltuğunun üzerine şıp şıp şıp diye damlamak üzeredir. Dua edelim de Rüknettin Neyettin, tam o anda orada uyukluyor olmasın, kalkıp namaza falan gitmiş olsun!

Aynı soruyu iki saat kadar saat sonra sorduğunuzda ise, olay çok daha işin içinden çıkılmaz bir hâl alır!

– Nerede benim sevgili bir kilo buzum!

– Ne nerede?

– İki saat kadar önce bu masanın üzerinde bir kilo ağırlığında yamuk dikdörtgen prizma şeklindeki bir buz kütlesi vardı, çok güzeldi, çok seviyordum ben onu nerede şimdi?

– Bak metin olmalı ve gerçeği kabullenmelisin! Senin buz eridi su oldu daha sonra da buharlaştı ve gaz olup moleküllerine ayrıldı. Bir kısmı Allah bilir soluduğumuz hava ile birlikte ciğerlerimizdeki alveol keseciklerine kadar gitti. Ama büyük bir kısmı açık pencereden çıktı ve şu anda atmosferin üst tabakalarına doğru uçmaya devam ediyordur.

Kabaca bir tahmin ile bir üç-beş sene içinde dünyayı çepeçevre kuşatan atmosfer tabakasının her metreküpünde senin sevgili buz kütleni oluşturan su moleküllerinden en az elli-yüz tane bulabilirsin!

Gördüğün gibi maddenin halleri değiştiği gibi “Nerede?” sorusunun cevapları da değişti. Madde, bildiğimiz katı bir cisim halinden uzaklaştıkça, cevap vermek daha zor bir hâl aldı.

Bu hep böyledir elle tutulur, gözle görülür, çarptığımızda ya da bize çarptığında hissettiğimiz şeylerin nerede olduğunu söylemek—biliyorsak tabi—kolaydır. Fakat madde bu özelliklerini kaybetmeye başladığında işin rengi değişir. “Nerede?” sorusuna cevap vermek gittikçe zorlaşmaya başlar.

Mesela buza göre suyu bir yerde tutmak daha zordur. Yani buz o katı halinden ötürü mekâna daha çok bağımlıdır. Her haliyle bir yerde, hem de tek bir yerdedir.

Su ise onu bir kabın içinde hapsetmediğiniz sürece akar, sızar, yayılır, üst kattan alt kata geçer. Demek ki sıvılar, katılara göre mekâna daha az bağımlıdır!

Gazlarda ise kaçıp gitmek, uçup kaybolmak çok çok çok daha kolaydır. O yüzden gazları bir yerde, tek bir mekânda tutmak çok daha zordur. İlk buldukları fırsatta gazlar uçar ve yayılabildikleri kadar çok yere yayılırlar.

Demek ki, sıvılar katılara, gazlar da sıvılara göre mekâna daha az bağımlıdırlar.

Peki buz, su ya da su buharı gibi atomlardan, moleküllerden yaratılmamış madde olmayan, bir şekli, bir rengi, bir ağırlığı, bir hacmi olmayan şeylerin durumu nedir?

Onlar için “Nerede?” sorusunu sorduğumuzda nasıl bir cevap alırız.

Cevap: Alamayız!

Mesela sana böbreğin nerede diye bir soru sorsam. Bana hemen cevap verir, her iki böbreğini de gösterirsin değil mi?

– İşte buradalar!

– Orada ne böbreği öyle o!

– İnce böbrek!”

– Tamam bırak! Bırak anlaşıldı!

Beynini, akciğerlerini, mideni… Bütün organlarının yerini az çok bilirsin. Peki ama bana hayatını gösterebilir misin?

– Hayatımı mı?

– Hayatını evet! Nerede hayatın?

– Hayatıııııım? Hayatııııııım?

Böyle bir soruya cevap veremezsin! Yani akciğerlerini, kalbini gösterir gibi “Hayatım da işte burada bak!” diyemezsin. Çünkü hayat bir madde değildir. Atomlardan, moleküllerden falan yaratılmış, hücrelerden, dokulardan, organlardan örülmüş bir şey değildir.

Senin hayatın, senin vücudunun belli bir yerinde değildir. Çünkü ne katılar, ne sıvılar ve hatta ne de gazlar gibi bir yerde olmak zorunda da değildir.

O, Allah’ın yarattığı bütün o öteki şeyler içinde bambaşka bir şeydir!

Cisim değildir, cismanî değildir, madde değildir.

O, hayattır! Işıltısı ile göz kamaştıran bir mucizedir.

Ben şimdi bu hayat örneğini tıpkı bir dürbün gibi aklımın gözleri önüne koyarsam, “Böyle bir dünyada, bedenlerimiz içinde hayatı böyle yaratan Yaratıcı’nın, nasıl bir yerde olmak zorunda olmadığını, O’nun sonsuz derecede mekândan münezzeh olduğunu bilirim ve bunu anlayabilirim. Fakat, “Aklın bunun nasıl bir şey olduğunu da alır mı?” dersen, sana daha önce de söylediğim gibi ne benim aklım, ne de başka bir insanın aklı elbette böyle bir şeyi alır!

Zaten benden beklenen, aklımın “mekândan münezzeh” olmanın nasıl bir şey olduğunu alması da değildir.

Benden beklenen, aklımın derinliklerinde fısıltı halinde yankılanan bir sesin, “Her şey bir yerlerde, peki ama Allah nerede?” diye sorduğu soruya karşılık; orada, burada, falanca gezegende, filanca galaksinin arkasında, uzayın ve daha bilmem nerenin ötesinde, Olimpos Dağı’nda, okyanusun dibinde, Himalayaların eteklerindeki bir tapınakta, Ayyuk Yıldızı’nda, Dünya’nın merkezinde... gibi abuk sabuk bir cevap vermek yerine, “Allah mekândan münezzehtir, hiçbir yerde değildir, bütün bu yerleri yoktan yaratandır, bir yerde olmak zorunda da değildir!” diyebilmem ve Allah’a işte bu şekilde iman ediyor olmamdır.

Hiçbir yerde ve her yerde olmak


Bir şey hem hiçbir yerde hem de her yerde olabilir mi? Eğer bu soruyu her hangi “bir şey” için soruyorsan hayır! Hiç bir şey, hem hiçbir yerde, hem de her yerde olamaz.

Çünkü hem hiçbir yerde olmayan, hem her yerde olan, ‘şeyler’ değil, bütün o şeyleri yaratan Allah’tır! Sadece Allah’tır! Bir olan, tek olan, eşsiz ve benzersiz olan, her şey O’na muhtaçken, O hiçbir şeye muhtaç olmayan ve her şeyi yoktan hiçten yaratan Allah, hem hiçbir yerdedir, hem de her yerdedir! Peki ama nasıl?

Bize bir kaç güzel örnek lazım…

Nerede bu ressam?


Bütün ressamlar içinde Vincent Van Gogh’un benim dünyamda ayrı bir yeri vardır. Onun o capcanlı renkleri, kendine has fırça darbeleri ile üst üste adeta yığdığı boyalarla ortaya çıkardığı acayip dokulu manzaraları, buğday tarlaları, kocaman sarı çiçekler, yaz çiftlikleri, mavi geceler ve aynı kare içinde üç beş yerde göz kırpan acayip güneşler ve yıldızlar ile Van Gogh’u ben çok beğenirim.

Bu güne kadar hiç gerçek bir Van Gogh tablosu görmedim, görseydim iyi olacaktı.

İnsan böyle sevdiği bir ressamın tablosu ile göz göze geldiğinde iki şeyi görür:

Resmin kendisini ve ressamını!

– A hahaha! Resmin kendisini anladım da ressam nerde ya? Adam öleli yüz yirmi yıl olmuş! O gördüğün güvenlik görevlisidir!

İnsan bir resme baktığında hem resmi hem de ressamı görür! Ama ressamı görmesi ile resmi görmesi birbirinden farklıdır. Çünkü ressam o resmin hem hiçbir yerindedir, hem de her yerinde!

– Hadi bakalım! Bir bulmaca daha! Şaşı bak şaşır ve ressamı bul gibi bir şey mi bu nedir?

Hatta sana, “Bir resim kendinden daha çok onu yapan ressamı gösterir!” desem, yanlış bir söz söylemiş olmam. Gerçekten de bir resim kendisini bir kez gösteriyorsa, ressamını bin kez gösterir.

Elbette ressam bizzat kendisi olarak resmin hiçbir yerinde değildir. Onu bu resmin içinde aramak ve yüzüyle gözüyle, boyu posuyla görmeye çalışmak katışıksız ahmaklık olur. Ama bir resme dikkatle bakan herkes, her bir fırça darbesinin altında onu görür!

Resmi oluşturan her figürde, her şekilde, onlarca başka boya ve onlarca başka ton içinden bilerek ve isteyerek seçilmiş her renkte, ressamın kendisini değil elbette ama onun ressamlığını yani sanatını, aklını, hayal dünyasını, fırçayı tutuş şeklini, sahip olduğu boyaları, bileğinin gücünü, ellerinin kıvraklığını, dünyaya, eşyaya, ağaca, çiçeğe, kuşa, insanlara bakışını, hayata karşı duruşunu ve böyle bir resmi ortaya çıkaran kabiliyetlerini görür.

Resim bize, resmin hiçbir yerinde olmayan ama her yerinde olan ressamını işte böyle gösterir!

Aynen öyle de Allah, Zatı ile bu kâinatın hiçbir yerinde değildir. Allah’ın Zatı ile bu kâinatın içinde aramak, bir resmin içinde ressamını aramak kadar boş bir iştir.

Ama Allah, sanatı ile ilmi ile kudreti ile rahmeti ile ve bütün isim ve sıfatları ile bu kâinatın her bir zerresinde, her bir yıldızında, her bir hücresinde, her bir kelebek kanadında, her bir çiçek yaprağında, her bir meyvesinde, incir ve zeytinde, her bir ağaçta, gören her gözün bebeğinde, işiten her kulağın kıvrımlarında, atan her şahdamarın çeperlerinde, kalbin odacıklarında, beynin birbirlerine uzana dokuna çalışan nöronlarında, gelip geçen bulutlarda, tıpır tıpır yağmur tanelerinde, eşsiz benzersiz kar tanelerinde, esen ve eserken yeşillikli tepeciklerin eteklerini savuran kekik kokulu rüzgârlarda, şırıl şırıl akan dereciklerde, dağlardan taşlardan kaynayan pınarlarda, engin okyanuslarda, istiridyelerin rengârenk kabuklarında, mavi balinaların şarkılarındadır.

Ve titreyen yıldızlarda, ışıltılı kehkeşanlarda, galaksilerde, gökadalarda gündüzleri Güneş’te, geceleri Ay’dadır.

Annelerin süt ve şefkat dolu sinelerinde, bebeklerin rüyalarında, uzayan sırma saçlarda, uzamasına izin vermediği kirpiklerdedir.

Zat’ı ile hiçbir yerdedir; kudreti, rahmeti ve ilmi ile her yerdedir Allah…



Güneş her yerde ve hiçbir yerde


Güneş doğduğunda—ona sırtını dönenler hariç—her şeyi aydınlatır. Her yerde parıldar, gözü olana her yeri görünür kılar.

Dağ eteklerinden kıvrıla kıvrıla akıp giden temiz, berrak şırıltılı dereciklerin, taşların kayaların üzerinden seke seke atlayan her bir damlasında, güneşten bir parıltı görebilirsin.

Bütün aynalarda bir yansımasını, bütün pencerelerde bir aksini, bütün cam kırıklarında, bütün pırlanta küpelerde, bütün kristal şişelerde yüzünü görürsün...

Sabahları, koyu kırmızı her zaman serin kadifeden biçilmiş kokulu gül yapraklarının kenarındaki çiy taneciklerinde bir ışıltı, o çiy taneciklerinden yüzünü gözünü yıkamak ve bir miktar da içip, “Oh! Elhamdülillah!” serinlemek için koşuşturan bitirim karıncaların, afilli uğurböceklerinin ve tombul tırtılların mini minnacık gözbebeklerinde yine aynı güneşi görürsün.

Güllerin, altın kalpli papatyaların, koyu kırmızı horoz ibiklerinin, ortanca toplarının, lale, sümbül, menekşe ballı hanımeli, mor salkımlar ve hoş kokulu leylakların üzerinde Güneş’i ışığındaki renklerle görürsün...

Evlerin, çatılarda gerine gerine uzanan tembel ve şişko kedileri, babaannelerin ağrıyan dizlerini ve pamuk dedelerin yorgun omuzlarını sıcaklığı ile ısıtır.

Oysa bizim sevgili Güneş’imiz, dünyamızın mavi tavanına asılmış biricik lambası bir tanedir. Ve dünyadan yüz elli milyon kilometre ötededir. Ancak bizzat kendisi bir tane olduğu halde sıcaklığı, ışığı ve ışığının yedi rengi ile her yerdedir!

İşte bu da bir örnektir. Hem hiçbir yerde, hem de her yerde nasıl olunurmuş bize onu gösterir. Şimdi bu örneği, yine aklımızın görmeye/anlamaya çalışan meraklı gözlerinin önüne bir dürbün, bir teleskop hatta bir mikroskop gibi koyup bakalım.

Şimdi ben sana, “Güneş gökyüzünde ama bütün bu şeylerin üzerinde de, Güneş’ten küçük bir parça vardır’ dersem, yalan söylemiş olmam. Çünkü gerçekten de, Güneş, ısısı, ışığı ve ışığının yedi rengi ile parıldadığı her yerdedir. Ama aynı zamanda o yerlerin hiçbirinde değildir.

İşte Allah’ın hem hiçbir yerde olmaması hem de her yerde olması” buna benzer. Ama elbette Güneş’in de bir yeri vardır. Çünkü o da, Allah’ın yarattığı şeylerden bir şey ve her şey gibi bir yerde olmak zorundadır. Ancak Allah onu, bir yerdeyken sayısız yerde olabilecek şekilde yaratmış. Tabii ısısı ve ışığı ile…

Eğer Güneş’in ışığında, yedi ayrı renk gibi akıl, fikir, şuur falan olsaydı, o zaman parıldadığı her şeyden bizimle konuşabilecekti! Biriyle konuşması bir başkası ile konuşmasına engel olmayacaktı. Tıpkı aynı anda hepimizi aydınlatması gibi…

İşte böyle! Dünyamızın milyonlarca kilometre uzağındaki Güneş’in ısısı, ışığı ve ışığının yedi rengi ile bütün pencerelerde, bütün gözlerde, bütün çiy tanelerinde, bütün kum tanelerinde, bütün kar tanelerinde, bütün su damlacıklarında parıldaması ama kendisinin o yerlerin hiçbirinde olmaması gibi, Allah da, her yerdedir ama Zat’ı hiçbir yerde değildir.

Mesela, yörüngelerinde dönüp duran ve trilyonlarcası bir arada hareket ettiği halde hiçbiri birbirine çarpmayan bütün yıldızları Allah hareket ettirir. Allah’ın, sonsuz kudreti o yıldızlardadır ama Allah yıldızlarda değildi.

Yeryüzünde doğan bütün bebekleri annelerinin göğsünde tatlı bir süt beklerken, Allah’ın, sonsuz şefkati bütün o bebeklerin yanındadır ama Allah orada değildir.

Her bahar bağ ve bahçelerde açan sayısız güzel çiçek, güller, karanfiller, yaseminler, Allah’ın sanatını gösterir. Allah’ın, eşsiz sanatı, onların üzerindedir ama Allah asla oralarda değildi.

İşte Allah’ın hem hiçbir yerde olmaması, hem de her yerde olması bunun gibidir. Daha doğrusu bu, anlamamız için güzel bir misaldir.

•••


GENÇ ADAM VE ALLAH kitabından alınmıştır. (Aynı kitap Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından RABBİM ALLAH ismi ile yayınlanmıştır)


257 görüntüleme2 yorum