Acayip Sıradan Bir Gün



Geçen hafta, pazartesi, Sormagir için sıradan sayılabilecek kadar acayip bir gündü. Siz şimdi hem acayip, hem de sıradan nasıl oluyor diye merak etmişsinizdir. Aslında en acayip şeyler, en sıradan şeylerin içinde saklıdır. Fakat o sıradan görünen şeylerin, ne kadar acayip, ne kadar harika olduğunu farketmek için, hiç değilse arada bir, sanki ilk kez görüyormuş gibi bakmak, yani biraz şey olmak lazım… Şey… Çocuk olmak!

Ne diyordum ben? Hah! Sormagir için acayip sıradan bir gündü. Ben, Tacettin Taci ve İdris Takacı, Pötürgeliler Kültür ve Dayanışma Derneği’nin karşısındaki çınar ağacının gölgeliğinde oturmuştuk. İdris, kör çakısını kaldırım taşlarına sürte sürte bilemeye çalışıyor; Tacettin, dizindeki yaranın kabuğundan minnacık parçalar koparıp karıncalara atıyordu.

Çatapat fabrikasının bekçisi İcabettin Dayı, uykusuzluktan şişik şişik gözlerle yanımızdan geçerken, “Yastıhlari, yorganlari, döşehleri bacadan içeri hangiiz attiiz? Farbiga hep duman oldi!” diye söylendi.”

Taci, “Kesin yine nöbette uyudu, rüyada bizi gördü!” dedi.

İcabettin Dayı’nın peşinden güle sırıta söylenirken, arkamızdan bir naylon terlik kıyameti koptu. Döndük baktık. Mahpeyker Çıtırak ile Safinur Tazenane, koşmaktan yanakları al kırmızı, geliyorlar.

– N’oldu?

– Çabuk gelin çabuk!

Biz üçümüz, korkulu meraklı bir telaş ile kızların peşine takıldık.

Koş babam koş, koş babam koş!

Metanet Teyzenin elmalığını, Dursun Kaptan’ın balıkçı tezgahını, Ümmüş Pörtlek Sağlık Ocağı’nı, Başkomiser Necati Düpdürer’in elletmelere kıyamadığı şimşir duvarını, Küçük Hayrullah Camii’ni, leylekli evi, nar ağacını, mor salkımlı çeşmeyi, Rıfat Bakkal’ı, Hülagü Kasap’ı, Manav İsmet’i, top sahasını falan hep geçtik.

Deli Belkıslardan aşağı doğru inerken, o yine bizi taş yağmuruna tuttu. Ama hiçbirimize tutturamadı. İstese kafamızı gözümüzü yarabilirdi. Ya iyi nişan alamıyordu, yahut bunu istemiyordu.

Bence ikincisi.

Neyse..

Tam Vasfiye Teyzelerin evinin önünden geçiyorduk ki, Cengiz Tatak bizi böyle pürtelaş, can hıraş koşarken görünce, “Vay! Kesin bedava bişey dağıtıyolar!” diye peşimize takıldı. Arkasından Vasfiye Teyze bağırdı, “Çok yeme Cengiiiiiz!” Artık ne dağıtıldığını düşündüyse?

Cengiz’in“Bir şey dağıtıyorlar!” diye bağırmasını, yaz başından beri bir ağaç ev inşa etmek hevesi ile ameleler gibi çalışan Cemile Mürdüm ile Nefise Gügüm işitir de durur mu? Ellerindeki çekici, keseri bir kenara fırlattıkları gibi yardırdılar peşimizden.

Olduk mu bir sürü!

Koş babam koş, koş babam koş!

Sormagirden çıktık, rüzgârlı tepenin eteklerine kadar geldik. Mahpeyker ile Safinur tıp dedi orda durdu.

Oh aman, dalağım şiştiydi! Tacettin desen ciğerine kelebek kaçmış koyunlar gibi hışrrr hışrrr diye nefes almaya çalışıyordu.

Bir şeyler dağıtıldığına dair—hem de bedava—ümidini yitiren Cengiz Tatak’ın dudakları morarınca, yorgunluktan olduğu yere çöktü.

Nefise Gügüm ile Cemile Mürdüm, eğer işin içinde bu kadar koşturmaya değecek bir şey yok ise, çıngar çıkaracakmış gibi bakıyorlardı birbirlerine.

Mahpeyker ile Safinur’a dönüp, o herkesin çılgınlar gibi merak ettiği soruyu ilk soran İdris Takacı oldu.

– Eeee?

– Eeee si ne?

– N’oldu? Niye koştuk geldik buraya kadar?

Biz hepimiz Mahpeyker’in belirli gün ve haftalarda şiir okurken yaptığı gibi kolunu şöyle bir uzatıp gösterdiği yere, rüzgârlı tepenin papatya ve kekik kokan rüzgârlarla havalanan eteklerine baktık.

Safinur Tazenane, “Ay görmüyor musunuz be!” dedi. “Gelincikler açmış! Daha ne olsun? Rabbim ne güzel yaratmış!”

Sahi? Daha ne olsun?

Durduk, rüzgarın üfül üfül esmesiyle, yemyeşil bir deniz gibi dalgalanan tepenin eteklerinde, o çılgın kırmızı gelincikleri seyrettik.

Hiç kimse, “Bu muydu yani?” demedi.

Gelincikler, öyle bir güzeldi. Çoook güzeldi…


(SORMAGİR MAHALLESİ HİKÂYELERİ'nden)


221 görüntüleme1 yorum