Acayip Şeyler!



“Senin tarif edicilerin, bütün masnuatındaki mucizelerindir.”

– Bediüzzaman Said Nursî


ACAYİP ŞEYLER DİZİSİ’nin yazarı Tarık Uslu olarak katıldığım okul programlarında bana en çok sorulan sorulardan bir tanesi şu oluyor:

“Neden bu kitapların ismi acayip şeyler...”

Ve genelde şöyle cevap veriyorum:

“Çünkü biz kendi aramızda oturduk ve bu kitaplara mutlaka çok acayip bir isim bulmamız gerekiyor dedik. Düşündük, düşündük ama aklımıza yeterince acayip bir isim gelmeyince, ACAYİP ŞEYLER olsun dedik!”


– Gerçekten miiii?


Hayır tabii ki! Bu sadece bir şaka!

Her şakada olduğu gibi bunda da bir miktar gerçeklik payı olsa da, Acayip Şeyler isminin asıl hikâyesi, acayip kelimesinin anlamında saklıydı.

Acayip, Arapça acep kökünden gelir ve şaşmak anlamına gelir. Acibe ise insanı şaşırtan şey demektir. Türkçe’de tekil anlamda kullanılsa da acaip bunun çoğuludur. Yani insanı şaşırtan şeyler!

Kelimenin dilimizde garip, tuhaf, alışılanın dışında, değişik, hayretler içinde bırakan şey gibi anlamları da vardır.

Bunu artırabiliriz ve acayip kelimesine, olağanüstü, tabiatüstü, mucize anlamlarını da rahatlıkla yükleyebiliriz.

Çocuklara, “Nedir sizce acayip?” diye sorduğumda, onlar da aşağı yukarı bunları söylüyorlar.

Acayip kelimesinin anlamı konusunda pek bir fikir ayrılığı yaşamıyoruz yani...

Ama “Nedir acayip olan?” diye sorduğumda, işin rengi değişiyor.

Hele bana acayip bir şey söylemelerini istediğimde, iş iyice çığrından çıkıyor. Konuşan bir kediden tutun da, uçan bir file, dallarından bulaşık süngeri çıkan bir elma ağacına, süt yerine kola veren inekten, küp şeklinde yumurtaya kadar, akla hayale gelmeyecek kadar tuhaf örnekler verdikleri oluyor.

Bu durumda benim kuşları, arıları, kelebekleri, balıkları, karıncaları, atomu, insan vücudunu veya hücreyi konu edindiğim kitaplara “Acayip Şeyler” gibi bir isim koymamın, onlar açısından pek de bir anlamı olmuyor elbette. Ve haklı olarak merak edip soruyorlar:

“Neden bu dizinin ismi acayip?”

Çünkü ortada bir “acayiplik” görmüyorlardı.

Onların dünyasında bütün bu konuların hiçbiri “acayip” değildi. Bilakis sıradan, tabii, doğal ve olağan şeylerdi.

Eğer küp şeklinde değilse, bir yumurta, ne olağanüstü, ne de mucizeydi!

Eğer bir ineğin memelerinden süt yerine kola akmıyorsa, ortada hayret edilecek bir durum yoktu!

Ve eğer bir elma ağacının dallarından elma değil de bulaşık süngeri çıkmıyorsa, sıradan(!) bir elma ağacı, neden acayip olsundu!

Durup dururken abartmanın ve bu kitaplara “Acayip Şeyler” gibi bir isim koymanın ne anlamı vardı? Sırf kulağa komik geliyor diye mi böyle bir isim tercih edilmişti?

Ne zaman bu sorulara muhatap olsam, kitaplarıma böyle bir isim seçmekte isabet ettiğimi ve bunun, çocuklara farklı bir bakış açısı sunmak için iyi bir fırsat olduğunu düşünürüm.

Farklı bir bakış açısı evet!

Çocukların ders kitaplarının sayfaları arasında asla bulamayacakları, bardağın tamamının ağzına kadar dolu olduğunu görebilecekleri, çiçeklerden yıldızlara kadar bu kâinattaki her şeyin ama her şeyin, hem çok acayip, hem de kelimenin bütün anlamları ile mucize olduğunu fark edebilecekleri, mü’minane bir bakış açısı!

Aslında her şey çok acayip!

Eğer bir elma ağacının dallarından elma değil de bulaşık süngerleri sarktığını görürseniz, şaşırırsınız değil mi? Bu durumu son derece acayip, hayret-engiz, garip ve hatta mucizevî bulursunuz. Sadece siz değil, bütün mahalle, dallarından bulaşık süngeri sarkan bir elma ağacını görünce aynı tepkiyi verirdi.

Belki çamaşır suyu ve tuz ruhu bağımlısı, deterjan müptelası birkaç titiz teyze hanım ve kederden, can sıkıntısından kendisini ev işlerine vurmuş, bir iki kısmetsiz kızcağız, önümüzdeki ayların bulaşık süngeri ihtiyacını bedavaya getirmek için, sükûnetini muhafaza edip, millet henüz uyanmadan, birkaç naylon poşet dolusu bulaşık süngeri hasat etmenin derdine düşebilirdi!

– Şükûfe! Şükûfe! Kız koş Allah cezanı vermesin, millet birikti hep ağacın etrafına! Koş toplayalım acık. Bak mis gibi vermiş mübarek, elma kokulu, çift taraflı! Burası yanmış tavalar için, burası hassas yüzeyler! Yımışacııııık!

– Şaadumanabla kız sen ağaca mı çıktın?

– Yok bunlar dibine düşmüş, dibinden topladım!

– Ay bana da birkaç tane getireydin ya Şaadumanabla kız!

– Senin elin armut mu topluyo! Kalk git çık ağaca, yukarıdakiler daha iri iri böyle tam tencerelik. Ben çıkamadım, varis var ya bende. Kalırım orda sonra. İtfaaye de gelmez...

– Niye gelmesin Şaadumanabla!

– Kedi miyim ben itfaiye gelsin kurtarsın beni? “Nası çıktıysa öyle insin!” derler. Sen çık, sen!

– Ay ben ağaca çıkamam Şadumanabla!

– Niye kız?

–Hiiiiii! Televizyoncular geldi Şadumanablaaaa! Ay şu şey değil mi şey! Köle İsaura’daki....

– Tüh! Koparttırmazlar da şimdi. Lafa tuttun beni evde kalasıca!

– Zabıta ip çekiyo Şadumanabla, devlet ağaca el koydu!

– İlla biri koyacak Şükûfe, bırakırlar mı? Bari devlet koysun! Yoksa hep zenginler toplar o yımışacık yımışacık süngerleri. Garibanlar da ovuştursun dursun yine tel ile. Hayır kapları çiziyo, çizmese...

– Çok sürtüyon sen ondan.

– Görümcem tapır verdiydi, hep çizildi tapırlar.

– Ben tapırları çeyizime koydum çıkarmıyom.

– Göm, göm! Topraa göm sen onları; belki ordan da tapırver ağacı çıkar, toplarız kız.

– Ay çok fenasın Şadumanablaaaaa!