Zeyd



illustration: Ceyhun Şen



UKAZ PANAYIRI günleriydi. Çadırlar kurulmuş, üzerlerinde binbir türlü eşyanın satıldığı tezgahlar yan yana çatılmıştı. Kiminde uzak diyarlardan gelme âlâ kumaşlar, kiminde pahalı fağfur kadehler, kiminde bu çöl ikliminin insanlarınca hiç görülmemiş ve tadılmamış baharatlar, kurutulmuş yemişler, kiminde—başlarında bekleyen çığırtkanların söylediklerine inanırsanız—ölümden başka her türlü hastalığa deva olacak macunlar, tiryak-ı ekberler, kiminde yüz adım öteden gelip geçenleri bile sarıp kendine çeken misk ve amber kokuları, tütsüler, acayip bitkilerden elde edilmiş baş döndürücü ıtırlar.. satılmaktaydı.

Arabistan’ın çeşitli beldelerinden gelen ve kabilelerinin övünç kaynağı olan şairler, etraflarında toplanan halka, en son şiirlerini okuyorlardı.

Ayak izi okuma uzmanı Kaifler, çadırlarının önünde, soyu sopu belli olmayan bir takım çocukların, hangi ailelere ait olduğunu, kum üzerine bıraktıkları ayak izlerine bakıp, tespit etmeye çalışıyorlardı.

Sıska bir siyahî tarafından çevrilen değirmentaşı gibi irice bir taşın sahibi, çocukların şaşılıklarını gideren bir hekimdi.

Şaşılık illetini, bu hızlı hızlı dönen taşa bakmak sureti ile tedavi edebiliyordu söylediğine göre...

Ötede, kızgın demirlerle baş ağrılarını gideren bir başka şifacı, beride uyuza tutulmuş develere katran süren bir baytar vardı.

Bir türlü çözüme kavuşturulamamış davalar için, panayır panayır gezen hakimler, zor davaları adaletle karara bağlamak için sabırla, birbirlerinin gözlerini oymaya hazır davalıları dinliyorlardı...

Kahinler, garip halleriyle, kendilerini merakla dinleyen kadınlı erkekli kalabalığa, gelecekten haberler okurlarken, yanlarından geçen bir adam, yanık bir deveci türküsü söylemeye başladı. Ama gaybdan haberleri kaçırmak istemeyenler, türkücü bedevîyi hışımla oradan uzaklaştırdılar.

Ukaz Panayırı böyle acayip bir yerdi. Ve şu bir köşesine çömelmiş ağlayan küçük oğlan çocuğunun bulunduğu tezgahda ise, bu çarşının en pahalı malları(!); kendisine köle edinmek isteyenler için, kadın, erkek ya da çocuk satılmaktaydı. Burası, köle tacirlerinin tezgahıydı...



Minicik bir Zeyd


Hakim b. Hizam, panayıra birkaç köle edinmek için uğramıştı. Küçük çocuğu görünce hemen içi ısınmış, belki bir miktar da acımıştı.

İnsan satıcısına dört yüz dirhem verip sekiz yaşlarındaki ufaklığı satın aldı.


“Sen nerelisin bakalım?”

“Yemenliyim, Kelb kabilesindenim..”

“Kelbler meşhur bir ailedir. Nasıl oldu da bu köle tüccarlarının eline düştün?”

“Annemle birlikte...”

“Annenin bir adı var mı?”

“Suda!”

“Eee..?”

“Annemle birlikte, akrabalarımızı ziyaret için yola çıktık. Yol kesici süvariler kervanımıza baskın yaptı. Çocukları, genç kızları ve kıymetli eşyayı aldılar. Beni de bu adama sattılar....”

“Acı bir hikâyen var evlat. Umarım bundan sonra gülersin. Sil göz yaşlarını şimdi. Seni hayırlı bir kimse olan halamın yanına götüreceğim...”


Hakim b. Hizam’ın halası, Mekke’nin en soylu, en zengin, en hayırlı, en iyi, en temiz, en ahlâklı, en asil ve bahtı en mübarek hanımıydı.

Adı o zamanlar Hatice idi. Ama biz onu “Hatice Ana” diye biliriz. Haticetü’l Kübra, diye aziz hatırasını yâd ederiz. Çünkü, kısa bir süre sonra, o sıralarda yirmi beş yaşlarında olan Sevgili Peygamberimiz (asm) ile evlendi.

Bu mübarek evliliğin ardından, Hatice annemiz Zeyd’i, Peygamber Efendimiz’e hediye etti.

Şu Zeyd’in bahtına bakar mısınız? Önce o yaştaki bir çocuğun başına gelebilecek en kötü şey başına geldi. Sonrasında ise, bir insanın başına konabilecek en büyük talih kuşu onun başına kondu.

Peygamberimiz Zeyd’i, Zeyd Peygamberimiz’i çok sevdi.



Zeyd'in tercihi


Günlerden bir gün, Kelb kabilesinden bazı adamlar, Mekke’ye geldiler ve Zeyd’i görüp tanıdılar. Zeyd’de onları tanıdı.

Memleketlerine döndüklerinde Zeyd’in babasına müjdeyi verdiler:

“Ey Harise, müjdeler olsun sana! Oğlun Mekke’de, kavmi içinde hayırlı bilinen bir adamın yanında..”

Yıllardır evladının ayrılık acısından kıvranıp duran Harise, yanına kardeşini alıp Mekke’nin yolunu tuttu.

Uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra, Mekke’ye vardıklarında, sorup soruşturup Peygamber Efendimiz’i (asm) buldular ve ona:

“Ey Abdulmuttalib’in oğlu! Ey kavminin efendisinin oğlu! Sizler mübarek Mekke şehrinin halkındansınız. Biz sizi, köleyi azad eder, esir olanları yedirip içirir biliriz. Sen bize iyilikte bulun. Biz de sana yanında bulunan oğlumuza karşılık fazlası ile fidye verelim...” dediler.

Peygamber Efendimiz, onlara şöyle bir teklifte bulundu: “Zeyd, sizi tercih ederse, fidyesiz sizinle gidebilir. Eğer beni tercih ederse, ben beni tercih edeni fidyeye tercih ederim...”

Onlar, “Bize karşı adil davrandın!” dediler.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (asm), Zeyd’i yanına çağırdı ve ona:

“Bu gelenleri tanıyor musun?” diye sordu.

Zeyd, birinin babası, diğerinin de amcası olduğunu söyleyince, Sevgili Peygamberimiz (asm) şöyle buyurdu: “Dilersen onlarla git, dilersen benim yanımda kal!”

Zeyd, önce yıllardır görmediği babası ve amcasına baktı, sonra da, yıllardır dizi dibinde hayırdan başka hiçbir şeyle karşılaşmadığı ve çok sevdiği Peygamber Efendimiz’e (asm)...

Karar vermesi ne zor bir durumdu. Fakat Zeyd, kararını çabuk verdi:

“Ben kimseyi sana tercih etmem. Seninle kalıyorum. Sen benim babamsın, amcamsın, her şeyimsin...”

Peygamberimiz Zeyd’in bu sözlerini gülümseyerek karşılık verdi.

Zeyd’in babası bu duruma çok kızdı. Zeyd’e, “Seni hayırsız evlat” dedi. “Sen bizi nasıl tercih etmezsin? Köle olarak kalmaya nasıl razı olursun!?”

Zeyd’in kararı kesindi. Babasına döndü ve:

“Ben bu zattan, hayırdan ve şefkatten başka bir şey görm