Ölmek Ne Demek?



BEN ÖLÜMÜ ilk kez bir hanımeli salkımının altından gördüm.

Altı yaşındaydım. Mevsim yazdı, hava sıcaktı.

Mis kokulu hanımeli çiçeklerinin arasında, kocaman, tüylü bal arıları geziniyordu.

Ve serin gölgelikli bir asmanın, yaşlı bir mürdüm eriğine omuz attığı yere sırtımı dayamıştım...

Ölüm, bir tahta kutunun içindeydi ve mezarlığa doğru giden dar sokakta, o güne kadar gördüğüm en büyük kalabalık, dualar ve aminlerle götürdüler ölümü...


O hanımeli salkımlarının altından geçip giden kalabalığa ve omuzlarında taşıdıkları yeşil örtülü tahta kutuya bakakaldım...

Altı yaşındaydım.

Bu benim ölümle ilk karşılaşmamdı...

Kadınlar ağlıyordu.

Ben kadınların bu kadar çok ağladıklarını daha önce hiç görmemiştim.

Ben kocaman adamların, iç çeke çeke ağladıklarını da, ilk kez o gün gördüm.

Zaman zaman evlerin odalarından, bütün öteki ağlama seslerini bastıran bir çığlık kopuyor, beni bir ürperme sarıyordu.

Sonra kalın ve hüzünlü bir ses, ağır ağır Kur’an okumaya başladı.

Ve adamın biri, ciğerinin ta orta yerinden, “La ilahe illallah” diye inledi.

Bir başkası, derin derin nefes alarak, “ölüm ne büyük olay...” dedi.

İçimden ağlamak gibi bir şey geldi... Tam gözyaşlarımı koyverecektim ki, Metin’i gördüm.

Metin benim en iyi arkadaşımdı. Çok akıllı çocuktu. Garip bir şekilde, hiçbirimizin bilmediği şeyleri bilir, aklımızın ermediği konularda konuşur da konuşurdu. Yaşı benden büyüktü. Ona sorular sorardım. Ama doğru, ama yanlış, her zaman verecek bir cevap bulurdu Metin...


“O kutunun içinde ne var?”

“O kutu değil!”

“Ya nedir?”

“Tabuttur!”

“Tabut ne demek?”

“Adam ölmüş ya..”

“Eee..”

“O tabuta koyup götürdüler.”

“Nereye?”

“Mezarlığa! Nereye olacak?!”

“Mezarlıkta ne var?”

“Mezarlar!”

“Mezar da ne?”

“Ölen kimseleri mezara gömerler..”

“Gömerler mi?”

“Gömerler ya! Ne yapacaklar? Biz bayramlarda gidiyoruz mezarlığa. Annem Kur’an okuyor falan...”

“Hiç insan gömülür mü?”

“Rahmetli oldu mu gömülür!”

“Rahmetli ne be!”

“Bilmiyo musun?”

“Yok!”

“Ölünce rahmetli olunur..”

“Ben istemem ölmek!”

“Herkes bir gün ölecek oğlum!”

“Herkes mi?”

“Herkes ya..”

“Ama niçin?”

“İşte öyle...”

“Mezarda ne olur ölenlere?”

“Ölen iyi biriyse mezardan Cennete gidilir!”

“Cennete böyle mi gidiliyor?..”

“Ne sandın, ölmeden Cennete gidilmez ya!”

“O zaman mezar iyi bişey!”

“Cennete gidecekler için iyi tabii...”

Sonra ikimizde sustuk ve mezarlığa giden o dar sokağın kıvrılıp büküldüğü köşeden, omuzlarında yeşil örtülü tabutu taşıyan kalabalığın, sanki demincek oradan hiç ama hiç geçmemişler gibi kaybolup gitmesini seyrettik. Ortalığı bir sessizlik bürüdü...

Bir süre, sadece yaşlı erik ağacındaki ağustos böcekleri konuştu. Sonra, Metin beni kolumdan çekiştirip: “Geçen hafta yağmur yağdıydı ya!” dedi.

“Eee”

“Top sahasının kenarında su biriktiydi ya..”

“Eee.”

“Orda bir sürü iribaş var!”

“İribaş ne be?”

“Kurbağa yavrusu oğlum! Büyüyünce kurbağa oluyolar!”

“Yaa...”

“Bilmiyon mu?”

“Yok nerden bileyim!?...”

“Hadi gidip bakalım..”

“Hadi!”


O günü, akşama kadar, su birikintilerinde, çatlak deterjan kutularına çamurlu su ve iribaş doldurmakla geçirdik. Eğlendik, meraklandık, birbirimize kızdık, oyuncuktan dalaştık...

Bir kelebeğin peşine takıldık, dut ağaçlarını saran tırtıllara hayret ettik ve kara bir eşek arısından ödümüz kopunca kaçtık...

Kaçarken, çatlak deterjan kutularından ortalığa saçılan iribaşları, ölmesinler diye telaşla ellerimizle bir bir topladık çimenlerin arasından ve götürüp suya attık...

Ama ölümden hiç bahsetmedik. Yeşil örtülü tahta kutulardan ve mezarlıklardan da...

Ben bir iki kere Metin’e “Peki insanlar Cennete gitmeden önce mezarda çok kalırlar mı?” diye soracak olduysam da o, dut ağaçlarındaki minik tüylü tırtılların, yakında kendilerine bir koza öreceklerine ve o kozanın içinden kelebek olarak çıkacaklarına dair, o gün benim için inanılması güç bir hikâye anlatmayı tercih etti...

Bir daha ölüm konusunu hiç açmadı.


Oysa benim ne o gün, ne de bugün, bilemeyeceğim kadar çok şey biliyordu ölüm hakkında..

Çünkü onun babası ölmüştü...

Bense, neredeyse hiçbir şey bilmiyordum.

Yıldızların minicik el fenerleri gibi, gökyüzünün koyu lacivert yüzünde pırıl pırıl yandığı gecelerde, uykum kaçar uyanırdım.

Gece kelebekleri sokak lambalarının altında düğünler kurmuş olurdu.

Kelebekleri izler, yıldızları seyrederdim.

Aklıma ölüme, ölmenin nasıl bir şey olduğuna, sevdiğim insanların ne vakit öleceğine, ölünce ve mezara girince, oradan Cennete nasıl geçileceğine dair yığınla soru gelirdi.

Ölümle ilk kez karşılaştığımda altı yaşındaydım.

Bugün otuz altı yaşındayım...

Elbette ölüm hakkındaki pek çok sorunun cevabını, bu uzun zaman içinde öğrendim. Ama hâlâ bilmediğim o kadar çok şey var ki..

Mesela ölmenin nasıl bir şey olduğunu hâlâ bilmiyorum...

Sahiden, ölmek nasıl bir şey?


Aslına bakarsan bu sorunun cevabını bir süre daha, mümkün olduğu kadar uzun bir süre daha öğrenmesem, çok da dert etmem!

Nasıl olsa eninde sonunda öğreneceğim...

Evet bir gün, öğreneceğim!

Ve,“Demek ki ölmek, böyle bir şeymiş!” diyeceğim.

Fakat öğrendiklerimi sana anlatmam mümkün olmayacak! Çünkü ben buralarda olmayacağım. Anlıyorsun değil mi?

Bu yüzden ölmenin nasıl bir şey olduğunu anlamanın en kestirme yolu, dünyaya geldiğimiz ânı düşünmek.

Şaşırdın biliyorum!

Ölüm ve doğum birbirine bu kadar uzak iki şey olduğu halde; nasıl oluyor da ölümü anlamanın yolu, doğumdan geçiyor diye merak ediyorsun. Ama öyledir!

Doğarak dünyaya gelmek ile, ölerek dünyadan gitmek arasında çok benzerlik vardır...

Ölmek ve doğmak


Eğer mümkün olsaydı ve annesinin karnındaki bir bebeğe, “Biliyor musun, bir gün buradan çıkacaksın!” deseydik, herhalde bu haber onu çok korkuturdu.

“Ne? Burdan çıkacak mıyım?”

“Evet doğacaksın!”

“Doğmak mı dediniz?”

“Evet doğmak dedik! Sen de bütün bebekler gibi bir gün doğacaksın.

Buradan ayrılacaksın ve bambaşka bir dünyaya açacaksın gözlerini...”

“Korkuyorum! Doğmak istemiyorum. Burası iyi bir yer!”

“İstesen de istemesen de doğacaksın! Ama merak etme, dışarısı burayla kıyaslanmayacak kadar güzel bir yer!”

“Emin misiniz?”

“Kesinlikle!”

“Bu dar ve karanlık yerden çıktığında sen de anlayacaksın. Gözlerin gökyüzünü görecek, çiçekleri seveceksin. Yıldızları da öyle...”

“Gökyüzü, çiçekler, yıldızlar.. Bütün bunların ne olduğu hakkında en küçük bir fikrim bile yok! Korkuyorum ben!”

İnsanlar bilmedikleri şeylerden korkarlar. Bir gün doğacağından haberi olan bir bebeğin, doğmaktan korkmasının tek sebebi, yeni dünyası hakkında hiçbir şey bilmiyor olmasından kaynaklanıyor.

Onun için doğmak, ölmek anlamına geliyor. Oysa biz biliyoruz ki, anne karnındaki bebeğin doğması, o dar ve karanlık yerde başına gelebilecek en güzel şey!

Bence bebekler, doğmanın onları nasıl bir dünyaya getirecek olduğunu biliyor olsalardı, dünyaya gelirken böyle avaz avaz ağlamayacaklar; en tatlı gülümseyişleriyle “Merhaba!” diyeceklerdi yeni hayatlarına...

İşte biz de tıpkı anne karnındaki bir bebek gibiyiz. Gözümüzü bu dünyada açtık, bu dünyayı ve bu hayatı çok sevdik.

Ve bir gün bu güzel dünyadan gideceğimizi bilmek, yüreklerimizi korkuyla titreden, bedenlerimizi hüzünle sarsan bir şey..

Tıpkı doğmamış bebeğin doğmaktan korktuğu gibi korkuyoruz ölmekten.

Dünyadan ayrılmak istemiyoruz; bu hayat hep böyle sonsuza kadar sürsün istiyoruz...

Ancak bebekleri annelerinin dar ve karanlık karnında bırakmayan Allah, bizi de bu dünyada bırakmayacak.

Bu dünyadan çok daha güzel, çok daha büyük, bambaşka bir dünyaya gideceğiz.

Ve dünya, anne karnından ne kadar güzel ve büyükse; öldükten sonra gideceğimiz Cennet de, dünyadan aklımızın alamayacağı, hayalimizin hayal edemeyeceği kadar büyük ve güzel olacak...



“Peki ama ölünce bize ne olur?”


Biz ölünce, bize hiçbir şey olmaz!

Biz yine biz olarak kalırız; olan bedenimize olur.

Oysa bizi gerçekten biz yapan şey, bedenimiz değildir.

Biliyorum, kafandaki soru işareti iyice büyüdü. Şimdi sana hoşuna gidecek bir örnek vereceğim. İşte o zaman ne söylemek istediğimi çok iyi anlayacaksın.

Sen hiç astronot gördün mü?

Gerçek bir astronot görmedin ama filmlerde çok gördün öyle mi?

Olsun, bu kadarı da işimizi görür!

Astronotlar uzaya çıktıklarında çok özel bir elbise giymek zorundadırlar.

Çünkü uzay şartları, insanların bir gömlek bir pantolonla gezip tozabilecekleri bir yer değildir.

Çünkü uzay bambaşka bir âlemdir. Dünya âlemine hiç benzemez. Dünyanın elbiseleri ile uzayda gezilmez.

Astronot elbisesinin içindeki astronot neredeyse hiç görünmez. Ama dünyaya döndüklerinde o kocaman, ağır ve hantal elbiseyi çıkarırlar.

“Peki dünyaya döndüğünde üzerindeki astronot elbisesini çıkaran bir astronot hâlâ daha astronot mudur, değil midir?”

“Elbette astronottur!”

“Yani o elbise olmadan da, astronot yine astronottur öyle mi?”

“Kesinlikle!”

“Ya elbise?”

“Elbise astronot mudur?”

“Hayır o sadece bir elbisedir. Tamam, çok özel bir elbisedir ama yine de cansız, ruhsuz bir elbisedir. Ve kimse onu giymediği sürece öyle de kalır.”

Şimdi sen kendi bedenine bir bak.

Allah ilk önce bizim ruhumuzu yarattı. Ruhumuz, ruhlar âlemindeydi.

Dünya âlemine geleceğimiz zaman, ruhumuzun bu âlemde giyeceği özel bir elbiseye ihtiyaç vardı. Ve annelerimizin karnında bize dünyaya uygun bir elbise yaratıldı.

Bu elbisenin elleri vardı tutacak, ayakları vardı yürüyecek, gözleri vardı görecek, kulakları vardı işitecek, burnu vardı koku alacak..

Biz dünyaya ruhumuza giydirilmiş bu çok özel elbise ile birlikte geliyorduk ama biz o elbise değildik.

Tıpkı astronot ile astronot elbisesi gibi, ruhumuz ile bedenimiz de birbirinden apayrı şeylerdi.

Dünyadaki hayatımız sona erdiğinde, biz, ruhlar âleminde başlayan yolculuğumuza devam ederiz.

Ruhumuzun üzerinden, dünya âlemine uygun olarak yaratılan elbise çıkarılır.

Gideceğimiz âlemde ona ihtiyacımız olmayacaktır çünkü. Bu, bir astronotun dünyaya geri döndüğünde üzerindeki ağır ve hantal astronot elbisesini çıkarması gibidir.

Bedenlerimizi dünyada bırakıp, bambaşka bir aleme geçer ruhumuz, ‘kabir âlemi’ne...

Ruhlar âleminden dünya âlemine gelirken, annelerimizin karnında dokuz ay nasıl beklediysek, dünya âleminden giderken de, kabir âleminde bir süre bekleriz...

Kabir âlemi de, anne karnı gibi, bir durak, bir istasyon, bir bekleme salonu gibidir...

Bizi annelerimizin karnında yalnız bırakmayan Allah, kabir âleminde de yalnız bırakmayacaktır.

Çünkü O, Rabbül âlemin’dir. Rabbül âlemin, bütün âlemlerin Rabbi demektir...

Ruhlar âleminin de, dünya âleminin de, kabir âleminin de, Cennet âlemlerinin de...

Allah hep bizimle birlikte olacaktır...

Günü geldiğinde kabir aleminden de çıkar ve Cennet alemlerine gideriz. Orada bize yepyeni bir beden giydirilir yani yeni bir elbise!

Cennet bahçelerinde ister uçarak, ister koşarak gezip oynayabileceğimiz, hiç eskimeyecek çok güzel bir elbise hem de...



Peki Azrail iyi mi, kötü mü?


Melek kelimesini duyduğun zaman aklına kötü bir şey geliyor mu?

Kötülük yapan bir kimse için “Melek gibi birisi” der misin hiç?

Korkunç bir yaratığı tarif etmek için asla kullanmayacağımız bir kelimedir melek! Ama öpmeye doyulmaz pespembe yanaklarıyla bize gülümseyen bir bebeği gördüğümüzde “Melek gibi” deriz.

Başkalarına iyilik yapmak için hiçbir fırsatı kaçırmayan, düşeni tutup kaldıran, acıkanı doyuran, ağlayanların gözyaşlarını silen, çocukları sevindiren ve tüm iyi şeyleri yapmaya gayret eden insanlar için de, aklımıza gelen ilk cümle “Melek gibi” olur.

Dünyanın tüm dillerinde karşılığı olan, en güzel kelimelerden biridir melek!

Ve Azrail bir melektir!

Uykusunda gülümseyen bebeklerin gördüğü melekler gibi bir melektir.

Kar tanelerini, yağmur tanelerini gökyüzünden usul usul yeryüzüne indiren melekler gibi bir melektir.

Kuşlara şarkılar öğreten, karıncalarla koşuşan arılara yollarını gösteren melekler gibi bir melektir.

Ama Azrail, ölüm meleğidir.

Bu dünya hayatının sonunda, bedenimizden ayrılan ruhumuz, kendisini onun emin ve güvenilir nurdan kanatları arasında bulur.

Bu tıpkı, annelerimizin karnındaki o dar ve karanlık yerden çıktığımız anda, kendimizi o en çaresiz ve en zayıf anımızda, şefkatli bir ebe annenin kollarında bulduğumuz ana benzer.

Ebe anneler bizim dünyaya gelmemize nasıl yardımcı oluyorlarsa; Ölüm Meleği de, bizim yaşlı ya da hasta bedenimizden ve dünyadan çıkıp, bambaşka bir aleme gitmemize yardımcı olur.

O, Rabbimizin bizim en kıymetli varlığımız olan ruhumuzu teslim etmemiz için baş ucumuza gönderdiği güvenilir bir melektir.

Bir ebenin yeni doğan bebeği, yumuşacık örtülere usulca incitmeden sarıp sarmalaması gibi, ruhlarımızı sarıp sarmalar ve ebediyen yaşayacağımız gerçek vatanımız olan Cennetin sonsuz güzellikteki bahçelerini bir süre seyredeceğimiz âlemlere götürür...

İşte bu yüzden Müslümanlar, Allah’a, Peygamberimize ve Kur’an’a iman etmiş müminler olarak, Melek Azrail’i tıpkı öteki melekler gibi cidden sevmeliyiz ve zaten severiz...

Öldükten sonra nasıl dirileceğiz?

.

.

.

.

••••


KÜÇÜKLERİN BÜYÜK SORULARI dizisinin ÖLMEK NE DEMEK? isimli 1. kitabından alınmıştır. (7+ için)


NOT: Çok daha geniş bir içerik için "Ölmek NE DEmek? kitabındaki yazıların da içinde bulunduğu MERAK EDİYORUM DİZİSİ'nin 5. kitabı CENNETİ MERAK EDİYORUM'u tercih edebilirsiniz. (9+ için)


71 görüntüleme