"Çarp Yoksa Ben Çarparım!"

Güncelleme tarihi: 27 Nis 2020





“ÜÇ MUSLUK bir havuzu normal şartlarda 7 saatte dolduruyor. Fakat birinci musluk tıkanmış ve 1/2 oranında akıyor.”


– Yaz! Yaz! Not al tahtaya! Ne bakıyosun yüzüme malak gibi?


“İkinci musluk ise az açılmış; o da 1/4 oranında akıyor. Üçüncü musluk ise tam akıyor. Bu durumda musluklar havuzu kaç saatte doldururlar?”


– Anladın mı soruyu?

– Anladım!

– Aferin! Çöz hadi bu problemi!

– Şimdi, önce o musluk niye tıkanmış ona bir bakmak lazım?

– Ne saçmalıyorsun oğlum sen?

– O musluk var ya, birincisi 1/2 oranında akıyor ya! O niye tıkanmış ona bi bakmak, şöyle uzun bi şiş gibi bir şey sokup bi açmak lazım onu!

Lülesine üfleyince de açılabilir ama bu bilgi kesin değil! Üflemek yerine hüplemek de bir çözüm olabilir. Ancak musluğu tıkayan, yutmak istemeyeceğiniz bir şey ise, bu pek tavsiye edilmez...

Sonra o ikinci musluğu da iyice açtık mı, eskisi gibi 7 saatte dolar havuz. Hiç problem kalmaz yani!

– Ay bana bi sıcaklık, bi fenalık bastı birden.

– Olur öyle belli bir yaştan sonra..

– Ne dedin sen bakayım?

– Aslında ben demedim, Biyoloji öğretmenimiz dedi.

– Aaaaaaaa! Deli midir nedir bu be?

– İnsanın havuzu olması ne güzel bir şey değil mi öğretmenim? Ben bu yaşa geldim daha hiç havuz görmedim hayatımda. Zaten asıl problem bu! Havuz yok bizde havuz! Havuzu bırak düz ayak bi spor salonu bile yok. Geçen beden dersinde dingilbaş takla attık; üç santim sünger, altı da beton zaten, Ercüment arkadaşımızın kafası yarıldı, aha şu kadar!

– Üstüme iyilik sağlık.

– Yaaa...

– Peki evladım bırak o tebeşiri yerine sen! Havuz problemi falan neyine gerek. Çarpım tablosunu biliyor musun onu söyle bakayım?

– Kerrat çetveli mi?

– Kerrat çetveli hah!

– E biliyorum tabi?

– Dokuz kere yedi?

– Dokuz kere yediiiiii... Yani dokuz tane yedi kaç yapaaaar? Şimdi On tane olsaydı kolaydı. On tane yedi yetmiş çünkü. Çıkar ondan bi tane yediyi geriye kalıyooo...

Yedi çıkarmak zor olacak; on çıkarıp üç ilave etsek?

– Bana bak, çarp yoksa ben çarparım şimdi seni ha!

– Ben aslında beşlere kadar biliyorum!

– Ne?

– Ben aslında beşlere kadar biliyorum!

– Yaa! Öyle mi? Gel bakayım şöyle yanıma. Dur dur! Sen gelme ben geleyim en iyisi!

– O da olur tabii!

ŞIRRRRAKK!

–Ah! Bi hesap makinesi olaydı iyi olacaktı ama hesap makinesi yo...

ŞIRRRRRAKAK!

– Abaküs de olurdu aslında!


Aslına bakarsanız damarlarında kandan çok hormon dolaşan, aklı bir karış havada bir sınıf dolusu delikanlı ve genç kıza ders anlatabilmek için yırtınan öğretmenlerimiz, çoğunlukla iyi öğretmenlerdi.

Dersten çıktığı gibi apar topar hastahaneye götürülen üç öğretmen gördüm ben. Bir tanesi uzun bir süre geri dönemedi.

Biz de iyiydik! Belki bazılarımız kötü öğrenciydi ama hepimiz iyi çocuklardık.

Fakat sistem kötüydü! Ders kitapları, akıl almaz derecede sıkıcıydı. Orada anlatılan şeyleri mecburen öğrenmeliydiniz o kesin ama hiçbir zaman sevmemeliydiniz; sevmediğiniz gibi nefret etmeliydiniz.

Fizikten, Kimyadan, Biyolojiden ve tabi Matematikten iğrenmeliydiniz. O kitaplar sanki bunun için yazılmış gibiydi...

Zaman zaman Google’a eski okul arkadaşlarımın ismini yazarım. “Acaba şimdi ne yapıyorlar?” diye merak ettiğim olur. Bugüne kadar pek azının izine rastlayabildim.

“Bakalım ileride ne olacak senden?” testinden kendisine doktorluk çıkan ve “Cerrah olacam! Beyincik cerrahı!” diye haftalarca ortalıkta hava basan Hayrettin Bozoran, onlardan biriydi. Bir gazete haberiyle karşıma çıkıveren Bozoran, ihtiyar eşeklerle sakat atları kesmekten, etini de kasaplara, tükürük köftecilerine ve ucuz lahmacunculara satmaktan tutuklanmış, o sırada fotoğrafını çeken gazetecilere de, “Adam mı kestik ulan! No’luyosunuz?” diye bir fena atarlanmıştı.

Fizik, Kimya ve Matematik sorularını müsvette kâğıt kullanmadan aklından bir çırpıda çözüvermesi ile beynimi tuza bandırılmış sümüklüböcek gibi buruşturup bir kenara fırlatan ışıl ışıl Işıl Kaşalot’un izini ise, tam da tahmin ettiğim yerde; uluslararası bir bilim araştırma grubunun içinde buldum! Çalışkanlığının karşılığına, o küçük taşra lisesinden, dünyanın en iyi üniversitelerinden birinin laboratuvarlarına giden yoldan, başarıdan başarıya seke seke geçerek ulaşmıştı.

Fakat onu son gördüğümde uzayda kapladığı yer ile fotoğrafta görünen hâli arasında, boy değil elbette ama genişlik ve hacim farkı, açıkça görülüyordu!

Demek ki Işıl Kaşalot, aradan geçen zaman içinde, o acayip soyadına layık olmak için, oldukça çaba sarfetmişti. Belki de ne bileyim, bilimle uğraşmanın, bazılarına iştah açıcı bir yan tesiri vardı...

Bana gelince..

Benim hikâyemi zaten biliyorsunuz. “Bakalım ileride ne olacak senden?” testinin, “Senden bi cacık olmaz koçum, boşuna kasma!” yazan pusulasını elime verdikleri günün üzerinden neredeyse yirmi beş sene geçti. Avukat, mühendis, doktor ya da öğretmen olamadım! Test bu konuda haklı çıkmıştı! Ama zaten ben, bunların hiçbirini olmak istemiyordum ki!

Hayatta bazı şeyleri siz seçersiniz, bazı şeyler de sizi seçer; ikisi de kaderdendir...

Ve ben, yazmayı seçtim.

Bunun için uzun, bazen zor, bazen sıkıntılı, zaman zaman da heyecanlı, şaşırtıcı ve eğlenceli bir yoldan, hiç sapmadan düşe kalka gâh koşarak, gâh ellerim cebimde ıslık çala çala yürüyerek, gâh sürünerek geçmem gerekti.