"Çarp Yoksa Ben Çarparım!"

En son güncellendiği tarih: Nis 27





“ÜÇ MUSLUK bir havuzu normal şartlarda 7 saatte dolduruyor. Fakat birinci musluk tıkanmış ve 1/2 oranında akıyor.”


– Yaz! Yaz! Not al tahtaya! Ne bakıyosun yüzüme malak gibi?


“İkinci musluk ise az açılmış; o da 1/4 oranında akıyor. Üçüncü musluk ise tam akıyor. Bu durumda musluklar havuzu kaç saatte doldururlar?”


– Anladın mı soruyu?

– Anladım!

– Aferin! Çöz hadi bu problemi!

– Şimdi, önce o musluk niye tıkanmış ona bir bakmak lazım?

– Ne saçmalıyorsun oğlum sen?

– O musluk var ya, birincisi 1/2 oranında akıyor ya! O niye tıkanmış ona bi bakmak, şöyle uzun bi şiş gibi bir şey sokup bi açmak lazım onu!

Lülesine üfleyince de açılabilir ama bu bilgi kesin değil! Üflemek yerine hüplemek de bir çözüm olabilir. Ancak musluğu tıkayan, yutmak istemeyeceğiniz bir şey ise, bu pek tavsiye edilmez...

Sonra o ikinci musluğu da iyice açtık mı, eskisi gibi 7 saatte dolar havuz. Hiç problem kalmaz yani!

– Ay bana bi sıcaklık, bi fenalık bastı birden.

– Olur öyle belli bir yaştan sonra..

– Ne dedin sen bakayım?

– Aslında ben demedim, Biyoloji öğretmenimiz dedi.

– Aaaaaaaa! Deli midir nedir bu be?

– İnsanın havuzu olması ne güzel bir şey değil mi öğretmenim? Ben bu yaşa geldim daha hiç havuz görmedim hayatımda. Zaten asıl problem bu! Havuz yok bizde havuz! Havuzu bırak düz ayak bi spor salonu bile yok. Geçen beden dersinde dingilbaş takla attık; üç santim sünger, altı da beton zaten, Ercüment arkadaşımızın kafası yarıldı, aha şu kadar!

– Üstüme iyilik sağlık.

– Yaaa...

– Peki evladım bırak o tebeşiri yerine sen! Havuz problemi falan neyine gerek. Çarpım tablosunu biliyor musun onu söyle bakayım?

– Kerrat çetveli mi?

– Kerrat çetveli hah!

– E biliyorum tabi?

– Dokuz kere yedi?

– Dokuz kere yediiiiii... Yani dokuz tane yedi kaç yapaaaar? Şimdi On tane olsaydı kolaydı. On tane yedi yetmiş çünkü. Çıkar ondan bi tane yediyi geriye kalıyooo...

Yedi çıkarmak zor olacak; on çıkarıp üç ilave etsek?

– Bana bak, çarp yoksa ben çarparım şimdi seni ha!

– Ben aslında beşlere kadar biliyorum!

– Ne?

– Ben aslında beşlere kadar biliyorum!

– Yaa! Öyle mi? Gel bakayım şöyle yanıma. Dur dur! Sen gelme ben geleyim en iyisi!

– O da olur tabii!

ŞIRRRRAKK!

–Ah! Bi hesap makinesi olaydı iyi olacaktı ama hesap makinesi yo...

ŞIRRRRRAKAK!

– Abaküs de olurdu aslında!


Aslına bakarsanız damarlarında kandan çok hormon dolaşan, aklı bir karış havada bir sınıf dolusu delikanlı ve genç kıza ders anlatabilmek için yırtınan öğretmenlerimiz, çoğunlukla iyi öğretmenlerdi.

Dersten çıktığı gibi apar topar hastahaneye götürülen üç öğretmen gördüm ben. Bir tanesi uzun bir süre geri dönemedi.

Biz de iyiydik! Belki bazılarımız kötü öğrenciydi ama hepimiz iyi çocuklardık.

Fakat sistem kötüydü! Ders kitapları, akıl almaz derecede sıkıcıydı. Orada anlatılan şeyleri mecburen öğrenmeliydiniz o kesin ama hiçbir zaman sevmemeliydiniz; sevmediğiniz gibi nefret etmeliydiniz.

Fizikten, Kimyadan, Biyolojiden ve tabi Matematikten iğrenmeliydiniz. O kitaplar sanki bunun için yazılmış gibiydi...

Zaman zaman Google’a eski okul arkadaşlarımın ismini yazarım. “Acaba şimdi ne yapıyorlar?” diye merak ettiğim olur. Bugüne kadar pek azının izine rastlayabildim.

“Bakalım ileride ne olacak senden?” testinden kendisine doktorluk çıkan ve “Cerrah olacam! Beyincik cerrahı!” diye haftalarca ortalıkta hava basan Hayrettin Bozoran, onlardan biriydi. Bir gazete haberiyle karşıma çıkıveren Bozoran, ihtiyar eşeklerle sakat atları kesmekten, etini de kasaplara, tükürük köftecilerine ve ucuz lahmacunculara satmaktan tutuklanmış, o sırada fotoğrafını çeken gazetecilere de, “Adam mı kestik ulan! No’luyosunuz?” diye bir fena atarlanmıştı.

Fizik, Kimya ve Matematik sorularını müsvette kâğıt kullanmadan aklından bir çırpıda çözüvermesi ile beynimi tuza bandırılmış sümüklüböcek gibi buruşturup bir kenara fırlatan ışıl ışıl Işıl Kaşalot’un izini ise, tam da tahmin ettiğim yerde; uluslararası bir bilim araştırma grubunun içinde buldum! Çalışkanlığının karşılığına, o küçük taşra lisesinden, dünyanın en iyi üniversitelerinden birinin laboratuvarlarına giden yoldan, başarıdan başarıya seke seke geçerek ulaşmıştı.

Fakat onu son gördüğümde uzayda kapladığı yer ile fotoğrafta görünen hâli arasında, boy değil elbette ama genişlik ve hacim farkı, açıkça görülüyordu!

Demek ki Işıl Kaşalot, aradan geçen zaman içinde, o acayip soyadına layık olmak için, oldukça çaba sarfetmişti. Belki de ne bileyim, bilimle uğraşmanın, bazılarına iştah açıcı bir yan tesiri vardı...

Bana gelince..

Benim hikâyemi zaten biliyorsunuz. “Bakalım ileride ne olacak senden?” testinin, “Senden bi cacık olmaz koçum, boşuna kasma!” yazan pusulasını elime verdikleri günün üzerinden neredeyse yirmi beş sene geçti. Avukat, mühendis, doktor ya da öğretmen olamadım! Test bu konuda haklı çıkmıştı! Ama zaten ben, bunların hiçbirini olmak istemiyordum ki!

Hayatta bazı şeyleri siz seçersiniz, bazı şeyler de sizi seçer; ikisi de kaderdendir...

Ve ben, yazmayı seçtim.

Bunun için uzun, bazen zor, bazen sıkıntılı, zaman zaman da heyecanlı, şaşırtıcı ve eğlenceli bir yoldan, hiç sapmadan düşe kalka gâh koşarak, gâh ellerim cebimde ıslık çala çala yürüyerek, gâh sürünerek geçmem gerekti.

Bazen ayağım bir taşa takıldı düştüm. Bazen hırkamın etekleri çalılara dolandı kendimi kurtarmak için yırtındım, dualar ettim...

Takdir edici yoldaşlar da çıktı karşıma, “Bırak bu işleri devlet su işleri” diyerek paçamdan çekenler de...

Elbette bu zorlu yolculuğun büyük bir kısmı, kitapların sayfaları arasından geçiyordu.

Bütün bu süre içinde dünyaya, hayata, insanlara, yerlerde ve göklerde gördüğüm şeylere ve ikisi arasındakilere bakışım çok değişti.

Okudukça kendimi koca bir kitabın sayfaları arasında gezinen bir yolcu gibi hissettim.

Koskoca bir kitap evet! Satırları atomlardan, hücrelerden, çiçek tozlarından, bal peteklerinden, yapraklardan, buğday tanelerinden, incir ve zeytinden ve kuş tüylerinden, türlü bezekli böceklerden, kelebek kanatlarından, minnacık karıncalardan, tohum, yumurta ve emin yerlerde döllenmiş hücrelerden, balık pullarından, istiridye kabuklarından, inci ve mercandan, samur kürklerden, keskin dişlerden, gaga ve pençelerden, gören göz, işiten kulaktan, ıhlamur ve kekik kokan meltemlerden, şekil şekil bulutlardan, yağmur ve kar tanelerinden, tuzdan, şekerden, çölün kumlarından, sahile vuran dalgalardan ve gökyüzünde yıldızlardan harflerle yazılmış büyük bir kitap, kâinat kitabı!


Bazen, eski kitapları karıştırırken, sayfaların üzerinde miniminnacık kitap böcekleri görüyordum.

Bunlar imla işaretlerinden bile onlarca kat daha küçük yaratıklardı ve eğer hareket ediyor olmasalardı bir canlı olduklarını asla anlayamazdınız.

Bir satırdan, bazen de bir mısradan diğerine, bir harften ötekine doğru, boylarından umulmayacak hızla koşan bu minnacık böcekler için bütün dünya, hatta bütün bir kâinat, sayfaları arasında koşuşturup durdukları bir kitaptan ibaretti. Fakat nasıl kitap bu? Bunu elbette hiç bir zaman bilemeyeceklerdi.

Bir roman mıydı? Bir sözlük müydü? Satırları arasında, “Şimdi bak çeşmelere, çaylara, ırmaklara: Yerden, dağlardan kaynamaları tesadüfî değildir...” gibi harika cümlelerle, okuyucularının bakışlarını yeryüzüne çeviren bir kitap mıydı yoksa?

Peki ya kim yazmıştı o kitabı? O harfler, o kelime ve cümlelerden satırlar, kimin kaleminden dökülmüştü?

Ben, ömürleri bir sayfadan bir sayfaya, bir satırdan bir satıra, bir harften bir ötekine gezinip durmakla geçen ama içinde yaşadıkları kitabın ne kendisine, ne de onu yazana dair hiçbir şey bil(e)meden yaşayıp ölen o küçük kitap böcekleri gibi olmayı istemedim.

Okul yıllarımın en büyük kâbuslarından biri Kimya dersiyken, bugün atomlar hakkında bir kitap yazdıysam bütün sebebi budur.

Fizik dersinden dört buçuktan beş alıp (on üzerinden) sınıfı geçebilmek için sabahlara kadar yırtınan biri olarak, bugün Fiziğin en civcivli konusu olan ışık ve renk hakkında bir kitap yazmamın sebebi de budur...

Hayvanlar, bitkiler, hücre, kuşlar, balıklar, insan vücudu, yeryüzü, gökyüzü ve uzay hakkında kitaplar yazdıysam yine aynı sebepten yazdım...

Ve şimdi bütün bilimlerin anası Matematik konulu bir kitap yazmak için masamın başına oturduysam, yine aynı sebepten oturdum...

Belki de zamanında, karakök hesaplarını yapamıyorum diye yarım metrelik cetveli kafama indireceklerine, “Bak evladım bütün bunlar, bu Fizik, bu Kimya, bu Biyoloji ve bu Matematik senin hayatına anlam katacak şeyler. Seni kitapların satırları arasında gezinen minicik kitap böceklerinden farklı kılacak bilgiler bunlar, içinde yaşadığın kâinat kitabının binbir türlü mucize ile yazılıp donatılmış satırlarını çok daha iyi okumana yardımcı olacak bilgiler! Bunları öğrenmelisin!” demiş olsalardı, bugün bu kırk yaşımda, bilim tarihi kitaplarını, Kimyaya, Fiziğe ve Biyolojiye dair koca koca kitapları okurken aldığım müthiş lezzeti, ders çalışırken de alacaktım.


Aslında deli gibi merak ettiğim pek çok konu, “ders” olarak anlatılırken sıkıntıdan patlamayacak, uyuklamayacak ya da Peter Pan’ın gelip beni bu dünyadan kurtarmasına dair abuk sabuk hayaller kurmayacaktım...

Çünkü zaten elimi nereye atsam, bakışımı nereye çevirsem bir mucize ile karşı karşıya olduğumu bilecektim...

Hiçbir şeyi ileride karşıma çıkacak bir sınavın onlarca sorularından belki bir tanesini cevaplarım diye öğrenmeyecektim, merak ettiğim için, bir kitap böceği değil, bir insan olduğum için öğrenecektim...

Yıldızları ve çiçekleri sevdiğim için öğrenecektim...

Alnı akıtmalı atları seyrederken mest olduğum için..

Ve ıhlamur kokulu rüzgârları büyük bir nimet bildiğim için..

İncir ve zeytin ağaçları ile dost olunabileceğini keşfettiğim için...

Milyonlarca kilometre uzaklıktaki bir ateş topunun, dallarda yakut küpeler gibi parıldayan şipşirin kirazları pişirsin diye oraya konuverdiğini ve dallarda bir kiraz yaratanın, ancak gökyüzünde bir yıldız yakan olabileceğini anlamak için...

Bu arada dokuz kere yedi altmış üç eder ve eğer tıkanan birinci musluğu temizlemez, ikincisini de tam olarak açmazsanız, o havuz on iki saatten önce dolmaz, haberiniz olsun...


•••


Özkan Öze'nin Tarık Uslu ismi ile yazdığı popüler bilim kitaplarından biri olan ÇARP YOKSA BEN ÇARPARIM 'dan alınmıştır



İllüstrasyon: Sevgi İçigen

0 görüntüleme